Virüsten kurtulmak için din ticareti yasaklansın

Bu virüs olayına din açısından da bakabiliriz.

Buralarda din deyince Arap dini İslam anlaşıldığına göre virüs olayına İslam dini açısından bakıyor olacağız.

İslam’ın Türkiye’de geçerli olan sürümü “Diyanet İslamıdır.” Yani İslam dininin Diyanet yorumudur.

İzmir depremine olan tepkisi, Diyanet’in nasıl bir dine inandığını gösteriyor: Allah İzmirlileri cezalandırmak için onları depremle sınamış.

Biz de bu gerçekten yola çıkıyoruz.

Allah, İzmirlileri cezalandırmak için İzmir’i salladıysa; şüphe yok ki, bu virüsü de insanları cezalandırmak için yollayan Allahtır. Diyanetin mantığından çıkan sonuç bu. Çünkü Diyanet’e göre bütün doğal afetler Allah’ın insanlara ceza vermek için kurguladığı olaylardır.

Diyanet ne gizliyor?

Diyanet’in saygıdeğer başkanından virüsün Allah’ın işi olduğunu söyleyen bir fetva duymadım. Nasıl oluyor da Diyanet bu gerçeği inananlardan gizlemeyi seçiyor?

Gerçek şu ki, bu Corona belasını insanların başına Allah sarmıştır. Diyanet neden “Ey inananlar! Allah size bu virüsü yollamıştır. Allah sizin acılar içinde ölmenizi istiyor. Maske takmayın. Önlem almayın. Allah’a karşı gelmeyin. Ölün” diye bir fetva yayınlamıyor?

Virüs ve Nuh tufanı

Bundan 5 bin sene sonra kitap dinleri hâlâ varsa, insanlığı kırıp geçiren bu virüs dönemini aynı bizim Nuh tufanına baktığımız gibi değerlendireceklerdir. “Allah insanların gidişatından memnun olmadığı için ve onları cezalandırmak için bu virüs tufanını yaratmıştır” diye yazacaklardır. Bundan 5 bin sene sonra, din kitapları bu virüs olayını 2. Nuh Tufanı olarak anlatacaktır insanlara.

Nuh tufanı neyse bugünkü virüs salgını da odur.

İki bela da Allah tarafından bütün insanlığa bir ders olsun diye tasarlanmıştır.

Tufan mı? Salgın mı?

Allah kendisini tekrarlamayı sevmediği için bu sefer tufan yerine virüs ile insanlara ders vermeyi tercih etmiştir. Zaten artık eskisi gibi insanları su baskınları ve tufanlarla korkutmak mümkün değil. Karadeniz’de nehir yataklarına apartman inşa eden sıkı müslüman mütahitler nehir taşınca sulara kapılıp giden insanlara bakıp “Allah’ın işi. Benim suçum ne?” diyebilmektedirler.

Herneyse; Allah insanları bu sefer de virüs ile cezalandırmayı seçmiş. Bu konuda hemfikir miyiz ey Diyanet?

Virüs bütün insanları etkiliyor

Burada önemli olan virüsün bütün insanları etkiliyor olmasıdır.

Müslüman, “gâvur”, Hıristiyan, Ateist, Panteist, Göktanrıcı, Budist. . . hiç ayırt etmiyor.

İnançtan bağımsız bir virüs bu. “Gel, gel, kim olursan ol yine gel, sana da bulaşırım” diyor.

Diyanetin sizden gizlediği işte bu:

ALLAH MÜSLÜMANLARI CEZALANDIRIYOR.

Demek ki müslümanlar yoldan çıkmışlar. Nuh tufanından önceki gibi kötülüklerle dolu bir ortam oluşmuş ve Allah yönetime el koymak durumunda kalmış.

Demek Diyanet yalan söylüyor. Sadece, müslümanların iyi insanlar olduğu, ahirete inananların öteki dünyada torpilli olacakları; inanmayanların ise cehennemde yanacakları doğru değilmiş.

Allah bütün dünyayı cehenneme çevirdi ve bütün insanları virüs ateşi ile yakıyor.

Yakıyor.

Allah genel olarak bütün insanlığı ama en başta müslümanları cezalandırıyor.

Bu gerçeği söylemek Diyanet’in işine gelmez. Diyanet kendi dinine inananları yüceltip inanmayanları da “kâfir” diye etiketlemeyi sever.

Din böler

İnsanları yoldan çıkartan zaten kurumsallaşmış din ve din tacirleridir. İnsanları bölen dincilerdir. Her din böler. İslam dini helal kesimle böler.

Din tüccarları

Dini para için satanlar, yani din profesyonelleri, yani cüppeli rahipler sınıfı, yani Diyanet ve çalışanları; dinden para ve güç kazananlar; para için ezan okuyup, para için namaz kıldıranlar ve bir oy uğruna Türk çocuklarını devşirip Araplaştıran hainler Allah tarafından cezalandırılmaktadır. Cezalandırılanlar onlardır. Kurunun yanında yaş da yanar hesabı biz de cezalandırılmış oluyoruz.

Bizim ne suçumuz var?

Allah’a karşı gelip Allahın dinini para ile satanlar suçlu. Allah onları cezalandırıyor. Allah’a ibadet etmek yerine paraya tapan din tacirleri cezalandırılıyor. Biz masumuz. Din tacirleri yüzünden biz de yanıyoruz.

Virüs günümüzün tufanıdır.

İzmir depreminde ne dediler? “Oh olsun kâfirler ölüyor” demediler mi?

O zaman kendileri de kâfir ki virüs onları da öldürüyor.

Yoksa Allah onları muaf tutardı. Bütün ateistler, Hıristiyanlar vs. virüse yakalanırken din satan tüccarların hiçbiri virüse yakalanmazdı. Böyle bir durum yok.

Kâbe kapalı. Daha ne diyelim ki. Dinden en çok para kazanan en sahtekar din tüccarları Suud’ların cebine şu anda Kabe turizminden oluk oluk akan paranın kaynağı kurudu. Baş din tacirleri Suudlar için daha büyük ceza ne olabilir? Demek ki Allah Suudlardan da memnun değil.

Nuh tufanından sadece Nuh ve onun seçtiği insanlar ve hayvanlar kurtuldular. Zamanımızın virüs tufanında bütün hayvanlar muaf tutulmuşlar. Hayvanların bir suçu yok. Demek ki, Allah hayvanlarından ve bitkilerinden memnun. Onları virüsten muaf tutmuş.

Allah insanlarından memnun değil.

Özellikle de din satanlardan ve onların peşinden gidenlerden memnun değil.

Virüs kimin için indirildi?

Diyanet çıkıp da “Allah bizi cezalandırmıyor” diyebilir mi? Süslü cüppeleri ve gösterişli sarıkları onları virüsten koruyor mu?

O zaman Diyanet bize üstünlük taslamasın. Allah onları cezalandırıyor. Virüs onlar için indirildi.

Allah din tüccarlarını cezalandırıyor ve kurunun yanında yaş da yanıyor ve bunların sattığı din ile hiçbir ilgisi olmayan insanlar da cezalandırılmış oluyor.

Din ticareti yasaklansın

Diyanet şu anda kapatılsa ve bütün din ticareti yasaklansa; para için ezan okuyanlar, para için namaz kıldıranlar, Kuran’dan çekip aldıkları cümleleri süsleyip püsleyip televizyonlarda satarak zengin olanlar; kendilerini Allahın yeryüzündeki temsilcileri gibi tanıtan cüppeliler ve holdingleşmiş tarikat yuvalarının CEO’laşmış şeyhleri cezalandırılsa ve eylemleri yasaklansa bakın virüs nasıl yok olup gidiyor. Anında.

Allah din tacirlerini cezalandırıyor; “ben bu dini size benim dinimi satıp zengin olasınız diye mi yolladım?” diye soruyor. “Cehennem ateşinden daha feci bir ateşle yanın diye bu virüsü size yolladım” diyor.

Din açısından bakarsak durum böyle görünüyor.

Virüs son sürat yayılırken, bu din tüccarları na yapıyorlar? Kuran kursu denen Araplaştırma odalarında küçücük Türk çocuklarını yüzyüze eğitim –EĞİTİM???– bahanesi ile tehlikeye atıyorlar. Bu din tüccarları hâlâ sokağa çıkma yasağını Cuma namazı için deliyorlar. Hâlâ gösteriş peşindeler.

Bunların ne kadar din cahili, din tüccarı, din simsarı, din sömürücüsü oldukları böylece anlaşılıyor. İslam’da olağanüstü durumlarda kendini ve etrafındakileri tehlikeye atıp camide namaz kılacaksın diye bir dayatma yok. Böyle bir zorlama yok. Dini siyasi emellerine alet etmiş insanlar böyle kararlar alırlar.

Virüs tufanı bu din tüccarlarına bir ders vermek için Allah tarafından yollanmış bir felakettir. Cehennem ateşini tatsınlar diye yollanmış bir uyarıdır. Bir sınavdır. Din sömürücüleri bu sınavı geçemediler çünkü din satmaya hem de daha yüksek kârlarla satmaya devam ediyorlar.

Notlar:

— Diyanet İzmir depremi konusunda nasıl mantık yürütmüşse, biz de virüs konusunda aynı mantığı yürütüyoruz.

Şöyleki:

1. Allah doğal afetleri Diyanetin tanımladığı ve pazarladığı dine uymayanları cezalandırmak için gerçekleştirir.

2. İzmir depremi buna örnektir. İzmirliler CHP’ye oy verdikleri; Atatürk devrimlerini korudukları ve İzmir’in dağlarında çiçekler açacağına inandıkları için, Allah tarafından cezalandırıldılar. Diyanet’in mantığı bu.

3. Ama virüs gerçeği var. Bu virüs cüppelileri de vuruyor. Cüppenizde ne kadar işleme, süsleme, nakış olursa olsun; kafanıza taktığınız saksı ne kadar gösterişli olursa olsun, hiç umurunda değil, sizi de vuruyor.

4. Demek ki, Allah sizi cezalandırıyor. Siz kimsiniz? Kurumsallaşmış dinin profesyonel din tüccarlarısınız. Ezanı para karşılığında okursunuz, namazı para karşılığında kıldırırsınız. Halkı din ile kandırırsınız. Allah da sizi bunun için cezalandırıyor.

Arap dini İslam

İslam’ın Arap dini olduğundan şüpheniz var mıydı? Neden Araplaşmış Türkler İslam dininin Arap dini olduğunu kabul etmezler? Neden Araplaşmadan müslüman olunamayacağını anlamazlar. Araplaşmış Türkler neden Arapça söylenmiş her sözü Allah’ın sözü zannederler? Arapça küfür etsen “Amin” derler? Neden kendi dilleri Türkçe’yi küçümserler? Neden kullandıkları her üç kelimeden biri Arapçadır? Araplaşmış Türkler neden Hendek savaşında kaç devenin kaç hendekten atladığını ezbere bilirler ama şanlı Türk tarihniden bihaberdirler? Neden Türk tarihinin AKP ile başladığını zannederler?

— Diyanetin İslam sürümünde Allah insan işlerine karışır ve aktif olarak bazılarını ödüllendirir, bazılarını cezalandırır. Bu Diyanetin sattığı uyduruk ve batıl din için geçerlidir. Ama esas almamız gereken Diyanet’in cüppelileri değil, Kuran’dır. Kuran ne diyor? Kuran Allah’ın insan işlerine karışmadığını söylüyor. Allah başlangıçtan kıyamet gününe kadar yaşanacak bütün olayları Levhi Mahfuz kitabında değişmez bir senaryo olarak yazmış ve aradan çekilmiştir. Allah’a dua adı altında yolladığınız Arapça tekerlemelerin hiçbir etkisi yok ve olamaz çünkü olaylar önceden yazıldığı şekilde akıp gidiyor. Allah insan işlerine karışmıyor. Öyle dua ile, yalvarma ile, rica ile Allah’ın size torpil geçeceğini zannetmeyin. Levhi Mahfuz’da ne yazıyorsa o olacak. Hür iradeniz olduğu vehmine de kapılmayın. Çünkü yok.

Kuran’dan ayet:

— Allah tarafından insanlığın başına sarılan belalar listesi buraya eklenecek. (. . .)

İslam dininin Diyanet yorumudur.

Bu kaçınılmazdır. Din sabit bir metnin yorumudur. Sabit bir metinden sonsuz sayıda yorum üretilebilir. Bu yorumlardan biri resmi yorum olarak tanımlanır. Resmi yorumun sahipleri kendi yorumlarının gerçek din olduğunu iddia ederler. Mezhep kavgaları böyle çıkar. Her mezhep dinin ayrı birer yorumdur. Bakınız: Sabit Metinler Kuramı.

 

Dikkatimizi kim yönetiyor?

Dikkatimizi kim yönetiyor? Neye baktığımıza, neyi gördüğümüze ve ne yaptığımıza kim karar veriyor? “BEN karar veriyorum” diyorsanız yanılıyorsunuz.

“Ne yaptığıma kim karar veriyor?” sorusunu anlamak için, “BEN nedir?” sorusunu sormalıyım.

BEN

BEN’in tanımı yok. Ama herkes ne olduğunu biliyor. Veya bildiğini zannediyor.

BEN’i nasıl tanımlıyorsunuz? İnsanlar “BEN” dediklerinde ne demek istiyorlar?

BEN beden değildir. Organlar değildir. BEN soyut bir kavramdır.

Beden durmadan değişiyor. Eski hücreler ölüyor, yeni hücreler yaratılıyor. Beden eskiyor ve şekli değişiyor. Bu değişim içinde sabit kalan şeye BEN diyoruz. Aynı bir futbol takımı gibi. Bir futbol takımının oyuncuları devamlı değişir, yıllar içinde sabit kalan tek şey takımın armasıdır. Yani, futbol takımının benliği armasıdır.

Bir insanın dikkatini yöneten kimdir veya nedir? BEN’in dikkatini yöneten kendisi değildir.

Açlık/tokluk dikkatimizi belirliyor

Vlogger Eva Zubeck 36 saatlik bir oruca girmiş. Orucun 16. saatinde İnstagram’da biraz dolaşayım diyor. Ne görüyor? Şimdiye kadar hiç dikkat etmediği şeyler görüyor. “İnsanlar amma da çok yemekli resimler koyuyormuş” diyor. Tokken görmediklerini açken görüyor.

Biz bunu zaten kendimizden biliyoruz. Canımız çukulata istiyor. Sanki bütün sosyal medya çukulatalı paylaşımlar yapıyor. Çünkü dikkatimiz çukulataya odaklanmış. Veya bir bakmışız hiç de işimiz yokken Godiva mağazasının önünden geçiyoruz. Bizi Godiva’nın önüne kim getirdi? BEN getirmedi. BİLİNÇ getirmedi. Ne BEN ne de BİLİNÇ çukulata almaya gittiğinin farkında değildi.

BİLİNÇ mantık ile hareket eder

Demek ki, kararlarımız BİLİNÇ dışında, bağırsaklarda veriliyor. Dikkatimizi nereye vereceğimiz ile ilgili karar BİLİNÇTEN gizli olarak bağırsaklarda belirleniyor. Daha sonra bu kararlar BİLİNCE servis ediliyor. Çünkü sadece BİLİNÇ bedeni harekete geçirebilir. Ama BİLİNÇ mantık ile hareket ettiği için illa çok mantıklı bir sebep sunuluyor. Mesela “sakın sütlü çukulata yeme, bitter çukulata ye, antioksidandır,” gibi. Bu mantık karşısında bilinç hemen bedeni yönlendiriyor ve çukulata alınıyor. BİLİNÇ, “sütlü almadım bitter aldım” diye kendisi ile gurur duyuyor. Fakat şekerle beslenen organizmalar için çukulata bitter olmuş sütlü olmuş farketmiyor onlar şekerin peşinde. Ve BİLİNCİ mantıkla aldatıp istediklerini alıyorlar. BİLİNÇ şekerin bedene zararlı olduğunu biliyor ama içerdeki organizmaların renklendirmelerine karşı koyamıyor.

(BEN ve BİLİNÇ kelimelerini aynı şeyin iki adı gibi kullanıyoruz.)

Diğer kararlar

Peki sadece yemek ile ilgili kararlarımız mı içimizdeki ortakyaşam organizmaları tarafından veriliyor? Hayır. Üreme organlarında yaşayan organizmalar da üreme konuları ile ilgili kararlarımızı veriyor. Onlar da güçlü bir kabile. Ergenlikte ortalığı altüst edebiliyorlar, BİLİNÇ ile mantık oyunları oynuyorlar. Binbir çeşit tuzaklar kuruyorlar, karşı cinsi dayanılmaz çekici olarak renklendiriyorlar.

Ortakyaşam

İnsan bedeni değişik organizmaların bir arada yaşadığı bir ortakyaşam organizmasıdır. BEN ve/veya BİLİNÇ bu ortakyaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Kararları alan beden değildir. BEN değildir. BİLİNÇ değildir.

Beden bir araçtır

Zaten görüntümüz BEN değildir. BENİ gözle göremeyiz. Karşımızda gördüğümüz insanın bedeni o kişinin BENİ değildir. Ama biz kitabın kapağını kitap zannederiz. Kitabın ismini kitabın içeriği olarak kabul ederiz. Genel olarak, bir görüntüyü ve o görüntüye verdiğimiz ismi o görüntünün aslı zannederiz. Çünkü biz köpek değiliz; biz de burun değil göz birincil duyu organıdır.

Günlük hayatta böyle yüzeysel davranmakta bir sakınca yoktur.

Mesela, biz kedinin bedenini kedinin kendisi zannederiz. Halbuki kedinin bedeni içerdeki organizmaları mutlu etmek için varolan bir araçtır.

Mesela, bir şirketin görünür hali olan merkez binası o şirket değildir.

Beden bilinçsizdir

Hiçbir bireyi kararlarından ve seçimlerinden dolayı cezalandıramazsınız. Kararı beden vermiyor ki? Neden bedeni cezalandırıyorsunuz? Hırsızlık yaptı diye bedeni hapse atıyorsunuz. Beden bilinçsizdir. Suçu işleten kim? Onları cezalandırın.

Hırsızlık yapma kararını BİLİNÇ vermedi ki, neden BİLİNCİ beden ile beraber hapse atıyorsunuz? Cezalandıracaksınız bu kararları verenleri cezalandırın. Ama kararları verenler bağırsakların karanlığında birkaç gün yaşayıp ölen yaratıklar.

BİLİNÇ dışı hareketler

Dünyadaki en büyük gizem bu değil mi? Bağırsaklarınızda yaşayan organizmalar –sadece bir kaç gün yaşayıp ölen organizmalar– sizin hayatınızı yönlendiriyor. Bunu nasıl yapıyorlar? Bilmiyorum. Ama motor sinir sistemine direk olarak etki edebildikleri için mantık bunların karşısında çaresiz kalıyor.

Sıcak bir ütüye bilmeden dokununca, elinizi çektikten sonra elinizin yandığını anlarsınız. İşte bağırsaktaki organizmalar bu motor sinir sistemini direk olarak etkileyebiliyorlar. Bilinç etkileyemiyor. Adı üstünde “bilinç dışı yapılan hareketler.”

Mantık BİLİNCİN tek silahı. Bilinç kendini mantıkla (dil ile) biliyor. İçimizde yaşayan ortakyaşam organizmaları da BİLİNCİ mantık kullanarak kandırıyorlar.

Peki bunu nasıl yapıyorlar?

Bağırsakların bütün vücuda sinir sistemi ile bağlı olduğunu biliyoruz ama bu bir şey açıklamıyor. Gözlerden ve diğer beden sensörlerinden toplanan veriler bağırsaklara gidiyor ama bu mikro organizmaların beş duyusu yok. Gelen veri bunların anlayacağı dile çevriliyor olmalı. İyi de BİLİNCİ nasıl yönlendirebiliyorlar? Bu renklendirme işini nasıl yapıyorlar? Bilmiyoruz.

Açlık

Yaşayan her yaratık gibi, bu organizmaları motive eden de açlık. Kendilerini doyurmak için BİLİNÇLE irtibat kurmaları gerekiyor ki BİLİNÇ bedeni harekete geçirsin ve bunların istediği şeyleri yesin yani aşağıya yollasın. BİLİNÇLE “iç ses” yolu ile irtibat kuruyorlar. Yani BİLİNCİN anladığı dilden konuşuyorlar. Ya da BİLİNÇ öyle zannediyor, bilemedim.

Ama ne garip bir sistem. Kim tasarladıysa bence çok daha iyisi yapılabilirmiş.

İnsanı yaratan kim?

Biz insanlar olarak içimizdeki organizmaları beslemek için varız. Eğer bu organizmaları beslemek için yaratılmışsak o zaman bizi yaratanlar da bu organizmalar olmalı. Mantıken.

İnsan bedeni ile insanların kurduğu şirketler arasında bir benzerlik vardır. Bir şirket akıllansa ve “beni kim yarattı?” diye sorsa, “ben kimin işine yarıyorsam o beni yaratmıştır” diye cevaplardı. Bu da doğru cevap olurdu. Bir şirket insanların işine yarasın diye insanlar tarafından yaratılır.

* * *

İnsanlara göre kedilerin işi daha basit. Acıkınca yiyorlar. Doyunca duruyorlar. Senede bir kaç kere çiftleşiyorlar. Bütün işleri beslenmek ve çiftleşmek. Demek ki kedilerin de varoluş nedeni içerdeki ortakyaşam organizmalarını memnun etmek. İşlerini bitirince uyuyorlar. İçerdekilere yeterli yiyecek yolladıklarında işleri bitmiş oluyor. Birikmiş spermleri de bir dişiye aktarınca üreme işleri de bitmiş oluyor. Yan gelip yatıyorlar. Kedi uyurken içerdeki varlıklar harekete geçiyor ve sindirim işlemini gerçekleştiriyorlar.

BİLİNÇ ve dil

İnsanda bu süreç o kadar basit değil. Çünkü insanın BİLİNCİ var. Yani dili var. Konuşuyor. Dünyayı dili aracılığı ile görüyor ve anlıyor.

Doğayı dil aracılığı ile algıladığı için de insan kendine ve doğaya yabancılaşmış bir organizmadır.

Ondan uyku çok önemli. Uykuda BİLİNÇ ortadan kalkınca ortakyaşam organizmaları rahat olabiliyorlar. Bedende gerekli tamiratları yapıyorlar.

Notlar:

Dikkatimizi kim yönetiyor?
Bu soru neden önemli?

“BEN ve/veya BİLİNÇ bu ortakyaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir.”

BEN ve BİLİNÇ aynı şeyin iki adı mı yoksa ayrı şeyler mi? Bu metinde aynı şeyin iki adı gibi kullandık. Ama bir şeyin adı o şey değildir.

“ben kimin işine yarıyorsam o beni yaratmıştır”

Bu önerme yeteri kadar genel değil. Dut yaprağı tırtılın işine yarıyor ama dut yaprağını yaratan tırtıl değil. Birine hizmet veren şeyin yaratma kapasitesi de olmalı. Yaprağın yaratma kapasitesi yok.

Hatta dut yaprağının tırtıl için yaratıldığını bile söyleyemeyiz. Ama olabilir tabii. Çünkü tırtıl ile dut yaprağı arasındaki ilişkinin bir tesadüf olması daha anlamsız geliyor bana.

Yaprağın ağaç bağlamında bir işlevi var. Yaprak ağacın bir parçası. Tırtılın yemeği olması amacı dışında olan bir şey. Elma ağacı insan yesin diye yaratılmış diyebilir miyiz? Birçok din öyle diyor.

Aynı bir futbol takımı gibi, BEN soyut bir kavramdır.

Bir futbol takımı devamlılığı olmayan bir organizmadır. Bir futbol takımında sabit kalan tek şey o takımın armasıdır.

“Fenerbahçe ile Galatasaray, 61. sezonu oynanan lig tarihinde 124 kez karşılaştı.”

Çok absürd bir cümle değil mi? Nedir bu karşılaşan şeyler? Bu 61 yıl içinde sabit kalan tek şey armalar olduğuna göre, armalar 124 kere karşılaşmış olabilir ancak. Ama armalar sahaya çıkıp top oynamıyor. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın 124 kez karşılaştığı çok saçma bir laf. Futbolcular aynı değil, teknik direktörler aynı değil, yani takımlar aynı değil. Birinci karşılaşma ile 124. karşılaşma aynı iki takım arasında oynanmamış. İlk karşılaşmadan beri sadece armalar aynı kalmış. Ama biz insanlar bu olaya bu kadar ince ve felsefi bir açıdan bakmayız. Yoksa hayat zehir olurdu. Bunun gibi BEN dediğimiz şey de soyut bir kavramdır. Veya RUH denen şey, bunlar devamlı değişen bedenin içinde sabit kalan şeylerdir.

Bu dünyada herşey değiştiğine göre, bir şeyin sabit kalabilmesi için, o şeyin soyut olması gerekir. Sabit kalan her şey soyuttur.

Karar verme mekanizması

İki türlü karar var: 1) Yeni verilmesi gereken bir karar; 2) Daha önce verilmiş ve alışkanlık olmuş bir karar.

Renklendirme

Renklendirme olmasa BİLİNÇ bir şey göremez. Bilgisayar benzetmesi yapabiliriz. Bilgisayar sadece 0 ve 1 sayılarından anlıyor. Yani, 0 ve 1 sayılarını görebiliyor. Bilgisayar programları sadece 0 ve 1 sembollerinin sıralanmasından oluşur. Bu bilgisayarın bilinci. Biz insanlar 00110111000111000100000010101000. . . gibi bir diziyi anlayamayız. Onun için sıfırları ve birleri bizim için “renklendiren” yani görünür yapan uygulamalar vardır.

Telefonumuzla çektiğimiz bir fotoğraf bilgisayara sıfır ve birlerin dizisi olarak görünür; bize de piksellerden meydana gelmiş bir fotoğraf olarak görünür.

İnsan bilinci sıfırlardan ve birlerden değil ama alfabeden ve kelimelerden anlar. Bağırsaklardaki yaratıklar bu kelimeleri renklendirir yani bilince görünür yapar.

Vücuttaki sensörlerden gelen veriler de bilincin çözebileceği tipten veriler değil, bilincin görebilmesi için renklendirilmeleri lazım.

Burada “renklendirme” kelimesini sadece siyah beyaz olan bir şeyi renkli yapmak anlamında kullanmıyorum. Renklendirme bir alıcıdan gelen verilerin işlenerek başka bir alıcı için görünür yapılmasıdır. (Zaten siyah da beyaz da renktir.)

Çukulata örneğini verdik. Sert ve siyah bir şeyi bilinç dayanılmaz çekici bir şey olarak görüyür. Bu renklendirmedir. Tanrıça örneğini verdik. Normal bir kız bilince dayanılmaz çekici bir tanrıça olarak renklendiriliyor.

Renklendirme olmadan bakabilirsek bunların asıl şeklini görebiliriz.

Çukulataya renklendirme olmadan bakınca yemeyeceğiz, çünkü siyah bir şey göreceğiz. Aynı şey karşı cins için de geçerli. Aşk dediğimiz şey bu renklendirilmiş görüntüye kanma sürecidir. Karşında duran kızı bir insan olarak değil de bir tanrıça olarak görmek mesela.

Kadınlarda karşı cinsi renklendirme daha değişik oluyor çünkü onların erkeklerde aradığı erkeklerin kadınlarda aradığı ile aynı değil. Kadınlar karşılarındaki normal adamı “tanrı” olarak renkledirmiyor. Kadınlar aday listesi tutarlar. Listede yükseldikçe bir adayın değeri artar. Yani, erkekler mutlak (tanrıça) olarak düşünürken kadınlar daha göreceli düşünür. Çünkü zaten her kadın kendini evrenin merkezinde bir tanrıça olarak görür. Erkekler sadece bir listedeki isimlerdir.

Ortakyaşam

Doğanın yeni tip organizmalar yaratmak için kullandığı ana yöntem.

Kararlar

BİLİNÇ neden karar alamaz? Alır mı yoksa? Bunu bilemeyiz harhalde çünkü BİLİNÇ kendi dışında alınan kararları kendi almış gibi algılar.

Mantık BİLİNCİN tek silahı. Ama içimizde yaşayan ortakyaşam organizmaları BİLİNCİ mantık kullanarak kandırıyorlar.

Bu organizmalar BİLİNÇ ile iletişim kurabilen canlı varlıklar. Bunu “iç ses” denen şey ile yapıyorlar. Ama nasıl iç ses olabiliyorlar bilmiyoruz. Çünkü bunlar bağırsaklarda koloni olarak yaşıyorlar ve sadece bir kaç gün yaşıyorlar. Fakat önemli olan kararları verenlerin insan olmayan canlı varlıklar olduğunu anlamak.

Bir şirket akıllansa ve “beni kim yarattı?” diye sorsa, “ben kimin işine yarıyorsam o beni yaratmıştır” diye cevaplardı.

Belki işe yaramak ile “besin olmak”, “beslemek” arasında fark var. Çünkü tırtıl dut yaprağını yaratmadı.

— İnsanlar için tanrılar tanımlayan marka dinleri insanları tanrıların yarattığını söyler. Peki tanrılar insanları neden yaratmış? Tanrılara faydalı olsunlar diye. Tanrılara hizmet etsinler diye tanrılar insanları yaratmış. Dinler kutsal kitapları aracılığı ile markalaşır. Bu dinlere kitap dini diyoruz. Kitap dinlerine göre insanların görevi kendisini yaratan tanrıya kulluk yani kölelik etmektir. İnsanlar da kölelik görevlerini ibadet denen ritüelleri tekrarlayarak yaparlar. Çok iyi biliyoruz ki, egemen güçler dini insanları köleleştirmek için kullanır. Yani tanrının kölesi olmayı kabul eden insan aslında egemen güçlerin kölesi olmayı kabul etmiş oluyor. Çünkü egemen güçler din aracılğı ile insanlara her istediğini yaptırabilir. Bu tanımlamaları yapan da egemen güçlerin işbirlikçileri olan profesyonel sınıflardır. Düzen böyle işliyor. İşin kötüsü düzenin böyle işlediğini görmenin hiçbir faydası olmuyor. Düzenin farkına varanlar mutsuz oluyor. Tam aksine düzeni kabul edenler gayet mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar. Onun için mutlu olmak isteyen sorgulamasın ve toplumun kendisine dayattığı ritüelleri kabullensin ve uygulasın.

Konumuza dönersek, yaradan ile yaratılan arasında hep bir menfaat ilişkisi görüyoruz. Doğanın temel işlevlerinden biri menfaattir.

. . .sabit kalan tek şey takımın armasıdır.

Sabit kalan şeyler mutlaka soyut mudur? Her şey değiştiğine göre öyle olmalı. Değişen bir şey sabit kalamaz.

— Adı üstünde “BİLİNÇ dışı yapılan hareketler.”

Yani “bağışıklık sistemi” dediğimiz bedeni tehlikelerden koruma mekanizması bağırsaklarda bulunuyor. Çünkü çok hızlı karar verilmesi gereken durumlarda karar işi BİLİNCE bırakılamaz çünkü BİLİNÇ durup mantık yürütmeye kalkar. “Kaçayım mı? Durayım mı? Kaçarsam ne olur? Elalem ne der? Durumu nasıl kurtarabilirim?” diye kendi ile münazaraya girer ve o arada kaplana yem olur. Onun için “refleks” gerektiren kararlar akla veya BİLİNCE bırakılmaz

Ama ne garip bir sistem.

Bence insanları hayvanlardan farklı yapan BİLİNCİ orijinal tasarımcı tarafından tasarlanmamış. İnsanlar da hayvanlar gibi bilinçsiz yaratılmış (yani dilsiz). İnsan daha sonra -dil aracılığı ile- kendisinin farkına varıp BİLİNÇLENMİŞ.

İnsanların yaptığı robotlar ile bir benzetme yapabiliriz. İnsanlar robotları hep daha akıllı ve daha insan gibi yapmaya çalışıyorlar. Buna da “yapay zeka” diyorlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar robotlar robot olarak kalıyorlar. Robotlar artık kendi başlarına öğrenebiliyorlar ama insanlar gibi kendilerinin farkında olamıyorlar. Yani BENLERİ yok. Robotlar hayvanlar gibi bile değiller. İnsanlar da öyleymiş. Sonra kendilerinin farkına varmışlar. Bu da dil aracılığı ile olmuş. Yani tarihi yaratmışlar. İnsanlar da BİLİNÇLİ varlıklar olarak yaratılmamışlar. Sonradan “yapay zeka” ile kendilerinin farkına varmışlar. Ama kendinin farkına varma potansiyeli belki de onların içine ilk tasarımcı tarafından konmuş olabilir. Bilemiyoruz.

Doğayı kim tasarlamış?

Yaradılışın bir sürü sorunu varmış. Bu gördüğümüz dünyayı tasarlayıp yaratmış olan kişi veya kişilerden bahsediyoruz. En başta yarattıkları bir organizmanın devamlılığını sağlamaları gerekiyor. Yani organizmaların kendi başlarına üremeleri lazım. Bu sorunu nasıl çözmüşler?

Çift cins sistemi: Çiftleşme

Bir organizmanın soyunun devam edebilmesi için birbirini tamamlayan iki ayrı tip üreme organı olan iki ayrı cins yaratmışlar. Soyun devamı sorununu bu şekilde çözmek istemişler. Yani üremeyi ikiye bölmüşler. Bireyin kendi başına üremesini hatalı veya randımansız bulmuşlar. Tabii bu tip üreyen yaratıklar da var; iki cinsin üreme organlarını kendi içinde barındıran yaratıklar var. Ama onlar azınlıkta. Acaba önce onları yaratmışlar fakat beğenmedikleri için bu iki cinsli sisteme mi geçmişler?

Üremenin çiftlerle yapılması

Ayrıca, tek bireyde üreyenler bile iki cinsin üreme organını kendinde taşıyor. Tek bir üreme organı ile bu işi halleden yaratık var mı bilmiyorum. Üreme olması için iki tip üreme organının olması temel ilkelerden biri olmalı. Neden?

İlk örnekler (prototipler) var mıydı?

Ama burada bir sorun var. İki ayrı üreme organı olan iki ayrı cins yaratmak için bu iki cinsin prototiplerini yaratmak gerekir. Yani ilk örneklerin. Çünkü ortada henüz bir yaratık yok. Önce bir prototip yapılıyor ve bunlar birleşip üremeye başlıyorlar. Yani yavruları oluyor. Bu yavrular arasında dişilerin ve erkeklerin olması gerekiyor yoksa daha başlamadan cinsin sonu gelirdi.

Üreme şansa bırakılamaz

Eğer bu sistemle gittilerse ilk başlarda durum şansa kalmış olurdu.

Tek yavruyla soy devam etmez

Mesela, ineklere bakıyoruz, inekler bir batında tek bir yavru doğuruyorlar. Yani bir boğa ve bir inek prototipinden inek cinsinin devam etmesi imkansız olurdu.

Kediler gibi bir batında 5-6 yavru doğsa bile bu yavruların hepsi aynı cinsten olabilir. Bu şekilde iş şansa kalmış oluyor. Ama doğa işi şansa bırakmıyor. Daha doğrusu, istatistik bilimini kullanarak şansı kendi tarafına çekiyor.

Doğayı yaratan iyi bir istatistikçiydi

Doğa veya yaratıcı kimse, o çok iyi bir istatistikçi olmalı. Kedinin doğurduğu yavrularının hepsinin yaşayamayacağını biliyor. Bu sebepten kedi 5-6 yavru doğuruyor.

(Buzağının yaşama şansı daha mı fazla ki inek tek bir buzağı doğuruyor? Gerçi ineğin dört meme ucu olduğuna göre dört yavru için tasarlanmış memeleri var. Bu konuyu araştırmam lazım.)

Prototip sistemi ile ilgili sorunlar

Ayrıca kardeşlerin birbirleri ile çiftleşip üremesi de sakat doğan yavrular ile sonuçlandığı için de soy sona erebilir.

Birden fazla prototip çifti yaratılmalı

Bu sebeplerden, tek prototiple bu iş olmaz. Birden fazla prototip yaratılmış olması gerekir. Yani birden fazla prototip çift yaratılmış olması lazım. Sadece Adem ile Havva ile bu iş olmaz. Daha baştan insanların ayrı sülalelere ayrılmış olması gerekirdi.

Belki de ayrılmışlardı. Araplarla Yahudilerin prototipleri ayrı olabilir mesela. En başından birbirlerine düşman iki kol olarak tanımlanmış olabilirler.

Yanlış varsayım

Tabii bütün bu yazdıklarımız yanlış bir varsayım üzerine kurulu. Biz dinleri örnek alarak bu yaratıkların şu anda bizim gördüğümüz şekilde yaratıldıklarını varsaymış olduk. Ama bu doğru değil.

Ortakyaşam: doğanın temel süreci

İnsan, kedi, inek ve bütün varlıklar ortakyaşam yaratıklarıdır. İnsandan önce bakteriler vardı. Şimdi bu bakteriler insan bağırsaklarında yaşıyorlar. İnsan bedenini misafirhane ve evleri olarak kullanıyorlar.

Zamanın sonsuz derinliğinde her şey mümkündür

Zamanın sonsuz derinliğinde bakteriler ve insan vücudu iki ayrı varlık olarak vardılar. Bugünkü şekli olan bir insan prototipi yaratılmadı.

İnsan bedeni ortakyaşam ortakları olmadan önce var mıydı?

Bakteriler ve ortakyaşam ortaklarımız olmadan insan vücudu nasıl bir organizmaydı? Bunu düşünemedim. Bakteriler olmasaydı sindirim olmazdı ve beden yaşayamazdı. Üreme organlarında yaşayan spermler olmasaydı üreme organları olmazdı.

Bunlar nasıl birleşmişler? İnsan vücudu bu birleşmeden önce nasılmış? Bilmiyorum.

Notlar:

Doğayı kim tasarlamış. . .
Dikkat! Evreni kim tasarlamış diye sormuyoruz. Yaratıcıların da bir hiyerarşisi vardır.

tasarlayıp yaratmış. . .
Yaradılışın tasarlanmadan yaratıldığını söyleyenler de var. Ol demiş, olmuş derler.

Üreme olması için iki tip üreme organının olması temel ilkelerden biri olmalı. Neden?

Bu genetik ile ilgili bir kısıtlama olmalı.

istatistik bilimini kullanarak şansı kendi tarafına çekiyor.

“Kader karşısında şansın şansı yoktur” gibi bir kamyon arkası vecizesi okumuştum.

Eğitim ve kitabın hayatımızdaki orantısız rolü – 2

Hem orantısız hem de gereksiz.

Dünyayı yönetenler egemen güçlerdir ama egemen güçler için çalışan bir profesyonel sınıf vardır. Bu sınıf akademik doktorlardır.

Egemenler gücü ellerinde tutarlar ama halk güçle yönetilemez. Halkın uyması gereken tanımlar yapılmalıdır. Eğitim, din ve yasalar gibi yazı ile tanımlanmış kurumlar ve sınırlar olmadan halk yönetilemez. Egemen güçlerin yazı ile ilgili işlerini yapanlar işte bu akademik doktorlardır. Toplumu ve uymamız gereken kuralları tanımlayan bu profesyonel sınıftır.

Doktorların işi insanlık için tanımlamalar yapmaktır. Tarih başladığından beri bu böyledir. Yani yazı insanların hayatına girdiğinden beri bu böyle olmuştur.

Yazının bulunması ile yazı işlerinden para kazanan bir profesyonel sınıf oluşmuştur. Eski Mısırlı bir katiple bugünkü akademik doktorlar aynı işi yapan profesyonellerdir.

Ne işi bu?

Bilgiyi toptan saklayarak perakende satmak işi.

Profesyonel doktorların işi bilgiyi stoklayıp halktan gizlemektir. Bilgiyi saklarlar ki satabilsinler. Bir avukatın yasalar hakkında size bedava bilgi verdiğini hiç gördünüz mü?

Nasıl ki eğitim sınav patronlarına ve onların ajanları öğretmenlere iş alanı sağlamak için vardır; hukuk da profesyonellere iş alanı sağlamak için vardır. Aldatmaca hep aynıdır: yasalar sadece profesyonellerin anlayabileceği karmaşık bir dille yazılır. Böylece bilgi saklanır ve korunur. Uzun bir eğitim sonucu bu gizli dili öğrendiğini kanıtlamış ve lisansını almış profesyoneller de size hukuk satarlar.

Sadece hukukçular değil bütün profesyoneller bilgiyi satmak için gizlerler. Zahire stoklayıp yokluk zamanı aşırı kârlarla satan tüccardan bir farkları yoktur. Biri zahire stoklar diğeri bilgi. Bu sınıfın insanlığa çok büyük zararları olmuştur ve olmaktadır. Eğer insanlık binlerce yıl dünyanın hareket ettiğini anlayamamışsa suçlu bilgiyi gizleyen bu profesyonel sınıflardır.

Profesyonel doktorların diğer işi insanlık için tanımlamalar yapmaktır.

Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz. Varoluş tanımlamadır.

Bu tanımlar dünyasını biz de tanımlar yaparak anlayabiliyoruz. Çoğu tanımlar da bizim için bu profesyoneller tarafından yapılmıştır. Bize küçük yaştan bütün profesyonellere ve onların yaptığı tanımlara saygı duymamız öğretilir. Karşımıza çıkan ilk profesyonel de öğretmendir. Egemen güçlerin ajanları öğretmenler bizi egemen güçlerin istediği kalıplara sokarlar ve iyi bir vatandaş yaparlar. İyi vatandaş tabii ki bütün hayallerini eğitim sürecinde terketmeye zorlanmış ve sistemin bir dişlisi olmayı kabul etmiş sürü insanları demek oluyor. Onun için profesyonellerden mümkün olduğu kadar uzak durmak gerekir. Kendi iyiliğimiz için.

Çocukluktan itibaren dünyayı algılamak bize öğretilir. Dünyanın rengi yoktur. Biz dünyayı renkli görmeyi öğreniriz.

Uymamız gereken alışkanlıklar bize öğretilir. Alışkanlıklar da tanımlamadır.

Hayatımıza anlam veren bu tanımlar profesyonel doktorlar tarafından yapılır.

Doktorların iki kutsalı vardır okul ve kitap.

Bunlar okulcu doktorlardır. Hani orta çağların nefret ettiğimiz skolastik doktorları vardı ya, onlar yok olmadılar sadece isim değiştirip zamana uydular.

Okul ve kitap. Yani eğitim ve kitap.

Öyleyse, bu doktorların tanımladığı bir dünyada eğitim ve kitap kutsal olarak tanımlanacaktır. Bize bu iki kutsallarını dayatacaklardır ve dayatıyorlar, üstelik devlet desteği ile.

İşte bu sebepten çocuklar kitap bilgisinin tek doğru bilgi olduğu martavalı ile büyütülür. Okullar kutsal mekanlar olarak görülür. Okula gitmeyenler “cahil” diye damgalanır.

Ama bilginin ne kitapla ne de okulla ilgisi vardır.

Bunu anlamak ne kadar zor değil mi? Annelerin böyle bir gerçeği kabul etmesi ve çocuklarını okula göndermeye karşı çıkmaları, bazı istisnalar dışında, olanaksızdır.

Anneler pratik düşünür: “Ama toplumumuzda bir sınav gerçeği var” deyip çocukları okula yazdırırlar.

Profesyonel okulcu doktorların okul ve kitap propagandası bin yıldır bize dayatılmaktadır.

Okulsuz bir dünya düşünemeyiz bile.

Notlar:

Bu sınıf akademik doktorlardır.

Tıp doktorlarından bahsetmiyoruz tabii ki. “Doktor” doktrini öğretmek içi lisans almış bir profesyonel demektir. Akademik doktor olabilir, felsefe doktoru veya teoloji doktoru olabilir, farketmez, hepsi aynı meslektendir.

Bilgiyi toptan saklayarak perakende satmak işi.

Bilgi tabii ki, yazılı bilgidir yani kitap bilgisidir.

Egemenler gücü ellerinde tutarlar ama halk güçle yönetilemez.

Güç diğer devletlerle ilişkilerde önem kazanır.

— . . .sürü insanları demek oluyor.

Ama sürü insanı olmak hiç de kötü bir şey değildir. Toplumla uyumlu olarak yaşarsanız ve toplumun size biçtiği rolü oynarsanız gayet mutlu bir hayatınız olur.

— Eski Mısırlı bir katiple bugünkü akademik doktorlar aynı işi yapan profesyonellerdir.

Bakınız: Okulsuz Türkiye

Eğitim: bir saadet zinciri dolandırıcılığı

Herkese uyan tek bir beslenme şekli olmadığı gibi her çocuğa uyan eğitim de yoktur.

Mide pazarı

Beslenme ve gıda işleri küresel zehir tacirlerinin kontrolündedir. Bunlar için insan midesi bir pazardan başka bir şey değildir. Pazar demek, zevkleri tek tip olarak tanımlanmış yani aynı şeyleri satın almaya şartlanmış bir kitle demektir. Bütün insanlar tek tip beslenmelidir ki bu zehir tacirlerinin cepleri dolsun.

Reklam denen propaganda ile zevkleri tektipleştirilmiş kitleler işlenip paketlenmiş zehirleri gıda niyetine alıp tükensinler.

Eğitim de insanı pazar olarak görür

Eğitim de tek tipçilikten taviz veremez. Eğitim alanında çalışan profesyoneller  okulcu akademik doktorlardır. Eğitim doktorlarının işi standart testler tasarlayıp çocukların hepsini aynı sınavdan geçirmektir. Eğitimin esas amacı çocukları tek tip yapmaktır.

Eğitim çocuklara iyi bir eğitim vermek için değil, sınav patronlarına ve onların ajanı öğretmenlere iş alanı yaratmak için vardır. Bu sebepten eğitim süreci uzadıkça uzar.  Eğitim na kadar uzarsa sektörde çalışanlar o kadar çok kazanırlar. Çocuğun kendi başına bir günde öğreneceği bir konu, ona eğitimin kemikleşmiş ritüelleri ile bir ayda zor öğretilir.

Eğitim bu tektipçi profesyonel doktorların elinden kurtulmadıkça, eğitim “kalıplaşmış sınavları geçme becerisi verme sanayi” olarak kalacaktır.

Eğitimin amacı

Birisine eğitim vermek için herşeyden önce eğitimin amacını belirlemek gerekir. Eğitim alacak kişinin hedefi nedir? Eğitim, öğrencinin bilgi eksikliğini tamamlamak için vardır. Eğitimi vermeden önce o eksikliğin ne olduğunu bilmemiz gerekmez mi? Örgün eğitim ise her hastalığa aspirin yazan bir doktor gibi hiç bir eksikliği gidermez. Sadece kemikleşmiş bir müfredatı herkese dayatır.

Zayıflamak isteyen birisine çukulatalı pasta diyeti önermiyoruz. Öyleyse, futbolcu olmak isteyen bir çocuğa neden matematik diyeti dayatıyoruz? Futbolcu olmak için kalıplaşmış matematik problemlerini çözmeyi bilmek gerekmez. Topa nasıl vurmayı bilmek gerekir. Topa vurmak da matematik problemleri çözerek öğrenilmez. Neden eğitimciler bu gerçeği görmek istemezler?

Kimyager olmak isteyen çocuğa “önce futbolcu ol demiyorsak”; futbolcu olmak isteyen çocuğa neden “önce bir kimya öğren bakalım” diyoruz?

Bir çocuk ilerde ne olmak istiyorsa ona uygun bir eğitim almalıdır. Bu çok basit ve mantıklı bir istek değil mi? Ama sizce örgün eğitimin sahipleri —kütlesel sınav sanayinin patronları- her çocuğa göre eğitim vermeye yanaşır mı?

Tablidot eğitim

Devasa eğitim sanayinin devlet bacağı olan Milli Eğitim de tek bildiği eğitim tipi olan tablidot eğitimden vazgeçer mi? Her çocuğa ayrı menü mü verilecek? Yok böyle bir dünya. Eğitim sanayi sadece tek tip eğitim verebilir. Çünkü eğitimin temel işi öğretmek değil ölçmektir. Ölçmek için de herkesin standart birimlere uyması gerekir. Yani tek tip olması gerekir. Herkesin aynı müfredatı okuması gerekir. Eğitimin özünde tektipçilik vardır.

Seri üretilen talebeler

Eğitimin bir otomobil fabrikasından farkı yoktur. Yürüyen montaj hattında arabalar değil talebeler vardır. Talebeler seri imalat yasalarına göre eğitim sisteminden geçip piyasaya sürülürler. Ama eğitim fabrikasının otomobil fabrikalarından bir farkı vardır. Yeni araba yola çıktığında yürür. Kusuru yoktur. On sene çalışacağına dair garanti belgesi vardır. Yeni araba kokusu vardır.

Eğitim fabrikasından piyasaya sunulan çocuk ise hiçbir işe yaramaz. Aldığı eğitimle hiç bir yere gidemez. Üstünde hapishane kokusu vardır. On beş senedir içine tıkıldığı sınıfların sıkıntı ve bunalımı üstüne sinmiştir. Okul denen hapishaneden nihayet kurtulduğu için sevinç doludur. Ama sevinci kısa sürer çünkü iş bulamaz. Eline tutuşturulan diploma iş bulma garantisi olmayıp kaybettiği senelerin vesikasıdır. Eğitim sanayinin bunca yıl sadık bir müşterisi olduğu için kendisine verdiği bir teşekkür belgesidir.

Eğitim işte böyle bir aldatmacadır. Tek hedefi çocukların içinde doğal olarak bulunan cevheri öldürmektir.

 * * *

Her şeyden önce eğitimin amacını tanımlamak gerekiyor. Eğitimin sınav geçmekten başka bir amacı olmalıdır.

* * *

Eğitime düşen bir çocuğun ileride ne olmasını istiyoruz? Bu soruyu soralım.

Bu maalesef çocuk daha kendini bilmeden ebeveynler tarafından karar verilmesi gereken bir konu gibi gözüküyor.

Çocuk eğer tenisçi olacaksa ona göre eğitim almalıdır. Çocuk kendini bilip de “ben tenisçi olmak istiyorum” dediğinde çok geç olacaktır.

Yok tenisçi değil de matematikçi olacaksa ona göre eğitim almalıdır.

Fakat her çocuğa istisnasız dayatılan müfredat denen kalıplaşmış program ne matematikçi olmak isteyen çocuğa uygundur ne de sporcu olmak isteyen çocuğa. Hiçbir çocuğa uygun değildir.

Öyleyse bu uygunsuz müfredat neden her çocuğa uygulanır?

Mesela, bir çocuğun aile şirketinin başına geçmesi için eğitilmesi gerekebilir. Ne yazık ki ilerde patron olacak bu çocuk da 15 yıl aynı anlamsız test sorularını çözmek durumunda kalır. 15 yıl test çözmek yerine aile şirketinde çalışsa ve işi öğrense daha iyi olmaz mı? Ticarete atılmak isteyen bir çocuğun okumaması gerektiğine en güzel örnek Vehbi Koç’tur.

* * *

Osmanlı, Şehzade Mehmet’i İstanbul’u alsın diye eğitti.

Fatih’in gençliğinde tuttuğu not defterlerine bakın. Çizimleri var. Fetih için planlar yapıyor. Çocukluktan bir fatih olacağı kendisine işlenmiş. Bu işler böyle oluyor.

Bugünkü çocuklar sınav fatihi olmak için yetiştiriliyorlar. Fatih’e bugünkü müfredat dayatılmış olsaydı İstanbul hâlâ Bizansın elinde olurdu. Fatih İstanbul’u aldığında 21 yaşındaydı. Bugünkü çocuklar 21 yaşında henüz test çözme kariyerlerinin başındalar. Eğitim sisteminin çürümüşlüğünü daha nasıl anlatalım.

* * *

Peki eğitimin amacı nedir?

Eğitim denen devlet destekli suç örgütünün amacı nedir? Annelerin gönüllü olarak ve memnuniyetle çocuklarını teslim ettikleri bu suç örgütünün tek amacı çocukların içindeki cevheri öldürmektir.

Ne absürd değil mi? Okuldan sonra en başarılı olan çocuklar da bu eğitim denen süreçten başarı ile çıkıp iş hayatındaki diğer cevheri sönmüş insanlara katılanlardan çıkıyor. Çünkü içinde yaşadığımız toplumun başarı tanımlaması böyle. Anneler haklı. Sisteme uyun. Sistemi değiştirmeye çalışmayın. Yeni tanımlamalar yapmayın. Yeni yollar aramayın. Kendiniz değişin. Bütün hayallerinizden vazgeçin. Evet, bütün hayallerinzden vazgeçin. Annelerin çocuklarına tavsiyesi bu. . . Bu yıkıcı mesajlarla çocuklar eğitime teslim ediliyorlar.

* * *

Peki pratikte okulda ne öğretiliyor?

Çocuklar bir üst seviyedeki sınavlara girmeye hak kazanmak için geçmeleri gereken sınavlara hazırlanmak için test çözüyorlar.

Bitmez tükenmez test soruları ile boğuşuyorlar. Herkese aynı test dayatılıyor.  Çocukların öğrendikleri, pardon ezberledikleri, şeylerin tek bir amacı var o da bir sonraki sınava girmeye hak kazanmak.

Bu nasıl absürd bir tezgahtır. Durup bir düşünelim.

Çocukların en yaratıcı olduğu çocukluk ve gençlik yılları, sınav patronları zengin olsun diye devlet ve anneler tarafından eğitim denen suç örgütüne teslim ediliyorlar. Evet anneler de bu işte suç ortağı.

Eğitim bir çeşit saadet zinciri dolandırıcılığıdır. Ebeveynler çocuklar bir üst sınava girebilmeye hak kazansın diye okullara servet ödüyorlar. Bu da var.

Çocuklar 16-17 yıl bu kısır döngünün içinde bir sonraki sınava girmeye hak kazanabilmek için kalıplaşmış absürd soruların cevaplarını ezberliyorlar; geçecek sınav ve çözecek test kalmadığında da saadet zinciri yıkılıyor ve eğitim bunların kıçına bir tekme ile gerçek hayatın içini atıyor.

Çukur Kazma Akademisi

Bu absürd eğitim yerine şöyle bir şey yapılsa daha iyi olurdu: Türkiye’de okul çağındaki çocuklar iki gruba ayrılsa. Bir grup çukur kazsa, diğer grup çukurları doldursa, bu çocuklar çok daha iyi bir eğitim almış olurlardı. En azından bütün gün sınıflarda hapis kalmak yerine spor yapmış olurlardı. Çocuklara “17 sene çukur kazıp doldurmak mı istersin, yoksa test çözmeyi mi istersin?” diye sorulsa bütün çocukların çukur kazmayı tercih edeceğinden şüphem yok.

Sonuç aynı. Bir sorunun a, b, c, d şıklarını seçmekte uzman olmuş çocuklar ile kazma kürek sallamakta usta olmuş çocukların gerçek hayatta iş bulma imkanları aynıdır. Sıfır. Hatta kazma sallayanlar en azından tarlada diplomalı ırgat olarak çalışabilirler.

Test çözme robotları hiçbir iş bulamazlar. Robot mu dedik? Drone desek daha iyi olurmuş. Veya test zombisi. Siz hiç

Askerliğini yapmış, 25-30 yaşlarında test çözme uzmanı aranıyor. Dolgun ücret

gibi bir ilan gördünüz mü? O zaman neden çocuklar 17 sene sadece test çözmeyi öğreniyorlar? Bundan daha absürd ne olabilir?

Anneler bravo size! Çocuklarınız test zombisi olsun diye bir de üstüne para veriyorsunuz.

Eğitim hayata hazırlamaz. Faydalı bilgi vermez. Zaten sınavlar zinciri bitince bütün test kitapları çöpe gider ve ezberlenen test soruları da hafızadan silinir.

Eğitimden çıkan çocuk iş bulamıyor çünkü eğitim denen süreçte test çözmek hariç hiçbir şey öğrenmedi. Gerçek dünyada işe yarayacak bilgi ve tecrübesi yok. Okul bittiğinde hayatına sıfırdan başlayacak.

Çocuklar okuldan mümkün olduğu kadar uzak tutulmalıdır.

Ülkemizde okula göndermemek yasaktır. Bu da tabii yasa tanımlayıcılarının işgüzarlığı çünkü doğu bölgelerinde okula gönderilmek yerine tarlada çalıştırılan çocukları korumak için böyle bir yasa çıkartmışlar fi tarihinde. Ama aslında bu yasa çocukları eğitim denen suç örgütüne teslim ederek onlara daha büyük kötülük yapmış oluyor. Tarlada çalışan çocuk en azından ailesine yardım etmiş oluyor, ülke ekonomisine katkıda bulunmuş oluyor. Eğitime kaptırılan çocuklar ise 15-20 sene ülkeye hiçbir katkıda bulunamıyorlar. İnsan kaynaklarının bu şekilde israf edilmesi ne kadar acıklı. Devlet en önemli insan kaynağı olan çocuklarını eğitim süreci ile tedavülden kaldırdığını ve israf ettiğini neden göremez  acaba?

Okul ve kitabın hayatımızdaki orantısız rolü

Mümin Sekman sormuş:

Bir çocuğun başarısı evinde bulunan nesnelerden en çok hangisine bağlıdır?

Evde bulunan nesneler nelerdir?

Tencere, mutfak eşyaları, koltuk, televizyon, bilgisayar, tablet, yatak, elbise, ayna, ayakkabı, kitap, defter, kalem, oyuncak, mecmua, diş fırçası, diş macunu, buzdolabı, terlik, radyo, dolap, klima, lamba, raf, gaz ocağı, tüp, çamaşır makinesi, yatak, yastık, gardrop, şifonyer, çekyat… aklıma gelen bunlar.

Kaliforniyalı araştırmacılar oturmuşlar düşünmüşler, merak etmişler, acaba demişler bir evde bir çocuğun başarısı için en önemli nesne hangisidir? Uzun uzun düşünmüşler. Planlar yapmışlar. Büyük paralar harcayıp bir de araştırma yapmışlar ve bir çocuğun başarısı için kitapların şifonyerden daha önemli olduğuna karar vermişler.

Sonra demişler acaba buzdolabının önemi nedir? Bunun için ayrı bir araştırma yapmışlar ve sormuşlar “Sen 14 yaşındayken evdeki buzdolabı ne kadar büyüktü?” Ve yapılan araştırma sonucunda bir evde buzdolabı ne kadar büyükse o evde büyüyen bir çocuğun buzdolabı olmayan bir evde büyüyen çocuktan 3 kilo daha şişman olduğunu bulmuşlar.

Kaliforniyalı usta araştırmacılar işte böyle dev araştırmalar yaparlar.

Mümin Sekman’ın sorduğu soru neydi? 

Bir çocuğun başarısı evinde bulunan nesnelerden en çok hangisine bağlıdır?

Ama dikkat edin, araştırmacılar böyle bir soruya cevap aramıyorlar. Evdeki eşyalarla bir ilgileri yok. Sadece kitaplara bakıyorlar. Araştırmayı burada okuyabilirsiniz.

Araştırmacıların sorduğu soru ne?

“14 yaşındayken evinizde ortalama kaç kitap bulunuyordu?”

Soru bu.

Araştırmacılar, “acaba çocuğun başarısında ev eşyalarının hangisinin en çok etkisi vardır?” diye bir soru sormuyorlar. “Şifonyer mi çocuğun başarısına daha çok katkı yapar yoksa kitaplar mı?” gibi sorular sormuyorlar.

Veya “çocuğun başarısına internet mi yoksa kitaplar mı daha çok etki eder?” diye sormuyorlar. “Televizyon mu? Kitaplar mı?” diye de sormuyorlar.

Zaten cevabını bildikleri bir soru soruyorlar.

Yani evdeki kitapların çocuğun başarısına etki edeceğini bir varsayım olarak kabul ediyorlar ve soruyu ona göre soruyorlar.

Bu sebepten, Mümin Sekman’ın sorduğu sorunun bu araştırma ile ilgisi yok.

Mümin Sekman soruyu sansasyonel bir şeklide sormayı yeğlemiş ve başarılı da olmuş. 

Yorumları okurken çoğu annenin bu kitap propagandasını yutmuş olduğunu gördüm. Mümin Sekman’a inanıp gitmişler çocuklarına kitap almışlar. Sanki başarı kitap okumaktan geçiyormuş gibi. Bu açıdan bakıldığında Mümin Sekman anneleri yanlış yönlendirmiş oluyor.

 * * *

Peki bana ne Mümin Sekman’dan?

Bloğumun alt başlığı “dünyanın absürt halleri” olduğu için böyle absürd bir araştırmanın bu şekilde abartılmasını absürt bulduğum için bu kadar vakit harcamış oldum. Bu da çok absürd bir hareket benim açımdan. İyi yani. 

Bir de, okul ve kitabın hayatımızdaki orantısız etkisinin nasıl bu tip propagandalarla canlı tutulduğunu göstermek istedim.

Dilini kaybeden bir ülke özgürlüğünü kaybeder

İnstagram’da Kusdili ile paylaşım yapan bir hanıma yazdığım metindir. İsmini değiştirmişimdir.

* * *

Merhabalar,

Ben Selma hanımın paylaşımlarını çok beğeniyorum. Kitabını da aldım okudum. Enerjisi ve samimiyetine hayranım. Kitaptaki tarifler de güzel, özellikle çizimlerle verilmesi çok güzel olmuş.

Fakat Selma hanımın paylaşımlarını okurken çok zorlanıyorum. Neden acaba Türkçe yazmıyor da Turkce yazıyor? Biliyorsunuz Turkce Türkçe değildir. Amerikan klavyesi ile yazılmış bir kuşdilidir.

Güzel Türkçemizi korumak hepimizin görevidir. Üstelik kitabını okurken Selma hanımın Türkçe konusunda ne kadar hassas olduğunu gördüm: “Ben güzel dilimizde gayet iyi bir şekilde ifade edebileceğimiz isimlerin yerine yabancı kelimelerin kullanılmasını pek istemiyorum. O yüzden orijinali İngilizce olan bazı mutfak terimlerini kendimce değiştiriyorum. Muffin için kekçik, pancake için tava keki gibi Türkçe isimleri kullanıyorum.”

Yukardaki cümleleri kuran bir insan Güzel Türkçemize bunları nasıl yapar:

resmen kendini asti. Bir asik olunasi sey daha 🙂 

Gozlerde yas, kalplerde sevgi

Sadece o gun takipcim 3.000 kisi artmisti. Instagramda kesfetin olmadigi, kendimiz calip kendimiz oynadigimiz bir donemde, bir gunde 3.000 kisinin gelmesi rekorlar otesi bir seydi. Sok olmuştum.

Ben de “güzel Türkçemiz” diyen ve İngilizce kelimeler kullanmaktan kaçınan bir kişinin Türkçeyi bu şekilde yozlaştırması karşısında sok oldum. Hem de ne sok.

Sok başka, şok başka. Eğer şok yerine sok yazıyorsanız Türkçe’ye çok büyük kötülük yapmış oluyorsunuz.

“Asti” türkçe bir kelime değil. “Asik” Türkçe bir kelime değil. Kuşdili bunlar.

Halbuki, Selma hanım her paylaşım için bir kaç dakika fazladan ayırıp Turkce yerine Türkçe yazsa böyle garip şeyler başına gelmezdi.

  * * *

Selma hanımın 228 bin takipçisi var. Bu takipçiler arasında binlerce genç var. Onlar da bu bozuk ve yoz Türkçeyi okuyorlar ve belki de züppelik olsun diye onlar da aynı şekilde yazıyorlar. Genç kızlar artık ş harfini söyleyemeden peltek peltek konuşuyorlar. Sebebi işte bu! Türkçeyi yabancı alfabelerle yazarsanız kendinize zarar vermiş olursunuz.

Durum çok vahim. Selma hanımın paylaşımlarına yazılan yorumları okuyorum ve çoğunluk zaten bu kusdili Turkcesi ile yazıyor. Bence Selma hanımın bu konuda sorumluluğu var ama maalesef gençlere kötü örnek oluyor.

Benim merak ettiğim neden böyle yazıyor acaba? Mutlaka bir sebebi vardır. Kendisi bu şekilde yazarak marka  değerini düşürdüğünün farkında değil mi acaba?

Selma hanım İngilizce yazdığı zaman acaba Türkçe klavye kullanarak yazabilir mi? Hayır, yazamaz. Çünkü kimse okumazdı. Buyrun en son paylaşımından bir cümleyi İngilizceye tercüme ediyorum:

Are ve dancıng all together vith thıs song as ve eat youngsteeers. . .  

Eğer böyle yazsaydı yabancı takipçilerinin hiçbiri yazdıklarını okumazlardı. Gülerlerdi. Alay ederlerdi. “Önce İngilizceyi öğren“ derlerdi. İngilizceye bu kadar saygımız var da Türkçeye neden saygımız yok? Türkçe bu kadar sahipsiz mi?

Sizden ricam şu. Selma hanım paylaşım yapmadan önce metni bana yollayabilir. Ben de çabucak düzeltir geri yollarım. Kendisi çok yoğun biliyorum, ı’larla, ç‘lerle yumuşak g’lerler uğraşak vakti yok. Ben yardımcı olurum. 

Böylece takipçilerinin okuma keyfi artmış olur ve gençlere güzel bir örnek olmuş olur.

Ama Turkce yazmak hanımlar arasında gizli bir dil ise veya bir dayanışma şekli ise ben bunu bilmiyorum. Veya Turkce yazanlar bunu bir züppelik olarak yapıyorlarsa yani “ben aslında İngilizce konuşur yazarım, bu Türkçe denen dil ile uğraşacak halim yok, Türkçe yazacam diye klavye mi değiştirecem, ben zaten Amerikalıyım İngilizim” diyorlarsa onu bilemem.

Ama dilini kaybeden ülkeler bağımsızlıklarını da kaybetmiş demektir. Kadınlar ve genç kızlarımızın bu kadar aktif olarak dilimizi yozlaştırmaya çalışmalarına ve dilimizi kaybetmemiz için çalışmalarına ben anlam veremiyorum.

Eğer biz bir İngiliz sömürgesi olsaydık inanın sömürgeciler kendi öz dilimizi İngiliz klavyesi ile yazmamızı isterlerdi. Bunu dayatırlardı. Ama biz bir dayatma olmadan kendi rızamızla kendi öz dilimizi yozlaştırmak için yabancı bir klavye ile yazıyoruz ve bununla da övünüyoruz.

Ben bunu çok üzücü buluyorum.

Bir genç kızımız İnstagram’da “Bugun buyuk onder Ataturk dil devrimini yapmıstır. Kutluyorum” diye bir paylaşım yapmış. Durum bu kadar vahim yani. Yazdığının Türkçe olmadığının bile farkında değil.

Sevgiler saygılar.

Evdeki kitap sayısı başarıyı etkiler mi?

Bahar Eriş’i İnstagram’da takip ediyorum. İki kitabını okumuştum. Geçenlerde “Çocuklar nasıl başarır?” adlı kitabından kısa bir alıntı paylaştı. Bu paylaşımda, bir evdeki kitap sayısının çocuğun başarısını etkileyen en önemli şey olduğunu söylüyordu. Bunu Amerika’da yapılmış bir araştırmaya dayandırıyordu. 

Bu araştırmanın sonuçları benim aklıma yatmadı. Biraz abartılmış gibi geldi. 

Kitabın öteki yazarı Mümin Sekman’ı hiç duymamıştım. Meğer kendisi “Bay Başarı” diye bilinen, Türkiye’nin en önemli başarı klişeleri pazarlayıcısı imiş. Birkaç paylaşımına baktım. Bana çok itici geldi. Yeni kitabı da çıkmış. Çoğunlukla sporcuların klişe olmuş laflarını derlemiş anladığım kadar. Alıp okumayı düşünüyorum. Böyece ben de onun başarısına katkıda bulunmuş olurum.

Bahar Eriş hanım ise İnstagram’da bilgilendirici paylaşımlar yapıyor, zevkle takip ediyorum.

Araştırmayı bulup okuduktan sonra şüphelerimde haklı olduğumu gördüm çünkü bu araştırma başarıdan bahsetmiyor. Araştırmanın sonucu şöyle: bir evde 500 veya daha fazla kitap varsa o evde yetişen çocuk kitapsız bir evde yetişen bir çocuktan 3 sene daha fazla okula gidiyormuş. Bu sonucun çocuğun başarısı ile bir ilgisi yok.

Fakat Eriş ve Sekman “Başarı kütüphanesi: Büyük bir kütüphane çocuğun kaderini nasıl değiştirir?” adlı bölümde (s.43) bu araştırmanın başarıdan bahsettiğini söylüyorlar: “Bir çocuğun başarısı evinde bulunan nesnelerden en çok neye bağlıdır? . . . Şaşırmaya hazır mısınız? Sorunun cevabı, evdeki yüksek kitap sayısı! Evinde daha çok kitap olan ailelerin çocukları hem daha fazla eğitim görüyor hem de daha çok kazanıyor. İyi bir kütüphane hem akıl hem de para getiriyor!”

Yazı stilinden ve ünlem işaretlerinin sıklığından bu bölümü Mümin Sekman’ın yazdığını anlayabiliyorum.

Kendisi “Bay Başarı” olduğu için de araştırmanın sonuçlarını kendi konusu ile değiştirmiş. 

Araştırmanın sonucu neydi? 

Çok kitap —> 3 sene fazla eğitim

Mümin bey nasıl değiştirmiş?

Çok kitap —> Yüksek başarı. Bol kazanç. Üstün zeka.

Demek ki, bazı insanlar için başarı, okuduğunuz araştırmaların sonuçlarını işinize gelen yönde değiştirmekten geçiyormuş. 

Araştırmayı yapanlar sadece ve sadece eğitim süresi ile ilgili bir sonuç veriyorlar. Araştırmaya katılanların başarıları ve zekaları hakkında hiçbir şey söylemiyorlar. 

***

Aşağıda bu araştırma ile ilgili eleştirilerimi daha detaylı olarak yazdım.

Kitabın künyesi: Çocuklar nasıl başarır? Mümin Sekman, Dr. Bahar Eriş. Alfa/Eğitim, 10. Baskı, 2017

Araştırmanın künyesi: Evans, M.D., Kelley, J., Sikora, J. & Treiman, D. J. (2010) Family scholarly culture and educational success: Books and schooling in 27 nations. Research in social stratification and mobility, 28(2), 171-197.

Özet olarak,

  1. Bu ciddiye alınacak bir araştırma değil çünkü bir evde yetişen çocukların hepsinin evdeki kitaplardan aynı şekilde etkileneceklerini varsaymış. Böyle bir varsayım gerçeği yansıtmıyor.
  2. Cinsiyet ayrımı yapmamışlar. Kızlarla erkeklerin kitaplarla olan ilişkisi aynı değildir.
  3. Kitap sayısını sormuşlar ama ne tür kitaplar olduğunu sormamışlar. Belki de ev bir kere okunup unutulan piyasa romanları ile doluydu. Bilemiyoruz.

# # #

Araştırmayı buldum okudum.

Sekman ve Eriş kitapta ne yazmış?

Sayfa 43.

Başarı kütüphanesi: Büyük bir kütüphane bir çocuğun kaderini nasıl değiştirir?

Bir çocuğun başarısı evinde bulunan nesnelerden en çok neye bağlıdır?

Evinde daha çok kitap olan ailelerin çocukları hem daha fazla eğitim görüyor hem de daha çok kazanıyor. İyi bir kütüphane hem akıl hem de para getiriyor!

* * *

Ben bu araştırmanın sonuçlarından şüphelendim. Kitap fetişizmine hep karşı olmuşumdur. Önemli olan bilgi. İstediğiniz bilgi bir kitapta bulunabilir veya internette bulunabilir veya bilen birine sorarsınız yani başka birisinde bulunabilir.

* * *

Sekman ve Eriş, ”bir çocuğun BAŞARISI evinde bulunan nesnelerden en çok neye bağlıdır?” diye sormuşlar.

[Ayrıca, kitap sayısı nesne değildir. Soruyu yanlış sormuşlar.]

Bu araştırma “başarıdan” bahsetmiyor. Araştırmanın bütün dediği evinde 500 kitap veya fazlası olan bir çocuk evinde sıfır kitap olan bir çocuktan ortalama 3 yıl daha fazla okula gidiyor.

Bir çocuk için ortalama okul süresi 17-18 yıl olduğuna göre zaten 3 yıl istatiksel bir hatadır. Önemsizdir.

Hem Sekman ve Eriş hem de araştırmanın yazarları eğitimi ve kitapları yüceltmişler ve başarının tek anahtarı olarak tanımlamışlar. “En çok okuyan en başarılıdır” ve “en çok okuyan en akıllıdır” gibi varsayımları gizli olarak kabul etmişler.

Bunlar doğru varsayımlar değil.

Araştırmada söyle bir cümle var:

“Eğitim iyi işler ve yüksek gelirin anahtarıdır.”

Halk arasında böyle bir yanılgı olduğu doğrudur. Fakat uzun bir eğitim sürecinden geçip lisans almayı gerektiren meslekler dışında (avukatlık ve doktorluk gibi) uzun eğitim sadece çocuğun hayata atılmasını geciktirecek ve zararlı olacaktır. Eğitim ne kadar uzun olursa o kadar başarılı olunacak gibi bir varsayım geçersizdir.

Üç sene fazla eğitim almış birinin gerçek hayatta daha başarılı olacağı diye bir şey yok. Uzun eğitim çocuğun hayata atılmasını geciktireceği için başarılı olmaya önemli bir engeldir.

Hem Sekmen ve Eriş hem de araştırmacılar “eğitim” kelimesini ideal ve soyut bir kavram olarak kullanmışlar. Fakat eğitimin türleri var. Hangi eğitim? Hangi okul? Mesela üç sene mühendislik okumakla üç sene yabancı dil okuluna gitmek arasında büyük fark var. Ama ikisi de eğitim.

Ama bunlar detay. Bu araştırmanın sonuçlarının anlamsız olduğunu biliyoruz. 

Neden?

Kesin doğru olan şöyle bir gözlem var:

Aynı ailede yetişmiş çocuklar aynı eğitim sürecinden geçmez. Aynı ailede yetişmiş çocuklar aynı sebeplerden, aynı okullara gidip aynı kariyeri seçmezler. Aynı aileden çıkmış çocuklar aynı şekilde başarılı olmazlar. Ev ortamı bütün kardeşleri aynı etkilemez. Aynı evden biri obez diğeri sıska iki kardeş çıkabilir. Aile tek tip kardeşler üreten bir fabrika değildir.

Öyleyse bu araştırmanın kardeşleri kontrol olarak kullanması gerekirdi. Ama araştırmada böyle bir kontrol yok. Yani bu araştırmanın sonuçlarına inanabilmemiz için bir ailede bulunan kitap sayısının bütün kardeşleri aynı şekilde etkileyip etkilemediğini bilmemiz gerekirdi.

Evdeki kitap sayısının her kardeşi aynı etkilemediğini bilmek için sosyolog olmaya gerek yok. Araştırma yapmaya da gerek yok. Kendimizden ve çevremizdeki ailelerden kardeşlerin evdeki ortamdan çok değişik şekillerde etkilendiklerini biliyoruz. 

Kitap sayısı her kardeşi aynı şekilde etkilemediğine göre bu araştırmanın sonuçları anlamsızdır.

Üstelik bir de cinsiyet olayı var. Bu araştırmada cinsiyete bakılmamış.

Bir ailede evlenmeye odaklanmış bir kız çocuğu olsa ve o evde 10 bin kitaplık bir kütüphane olsa bu kız o kitaplarla ilgilenmezdi.

Araştırmanın başka eksikleri de var.

Hukukçu bir baba ve annenin binlerce hukuk kitabı olacaktır. Bu kitaplar çocukları hiç ilgilendirmeyebilir. Ama çocuk da hukukçu olmak istiyorsa bu kütüphanenin etkisi büyük olur. Yani sadece kitap sayısına bakmak ve kütüphanenin içeriğini sormamak bu araştırmayı değersiz yapmış.

Çocuğu etkileyen aslında evdeki okuryazarlık kültürüne yani akademik kültüre verilen değerdir. Bu da kitap sayısından bağımsızdır. 

Bin hukuk kitabı içinde büyüyen bir çocuk akademik kültürden nefret ederken evde sadece bir ansiklopedi ile büyüyen çocuk akademik kültüre çok daha fazla değer verebilir.

Bir evdeki akademik kültürü ölçmek için o evdeki kitapları saymak tamamen anlamsız bir iştir.

Bir evde kütüphane olması çocukların o kitapları sistematik olarak okudukları anlamına gelmez.

Ayrıca bu araştırma internet öncesi yapılmış bir araştırmaya benziyor. Araştırmanın yayın tarihi 2010 olduğu halde sanki internet yokmuş gibi davranmışlar. Sanki bütün akademik bilgi kitaplardan alınabilir gibi saçma bir varsayımı kabul etmişler. Sadece bu detay bile bu araştırmayı geçersiz yapmaya yeter.

Bugün artık kitaplar tek bilgi kaynağı değil. İnternet var.

Bir evde internet var mı? Hızlı internet var mı? Kaç bilgisayar var? Kaç tablet var? Bunlar günümüzde bir çocuğun başarısı için kitap sayısından çok daha önemli ve karar verici özelliklerdir.

500 kitabın olduğu bir evde 4 kardeş varsa biri bu kitaplarla ilgilenip kendine akademik bir yol seçebilir. Diğer kardeş kitaplarla ilgilenmez ve ticareti seçer. Diğer kardeşin de kitaplarla ilgisi yoktur ve evlenip gider. Diğer bir kardeş okuldan ayrılıp başarılı bir girişimci olur.

Başarıyı nasıl tanımlıyoruz? Nasıl tanımlarsak tanımlayalım bir evdeki kitap sayısı çocuğun başarısını ölçmeye yarayacak bir ölçü değildir.

Bir evde kitaplara değer verilmesi bir kardeşi olumlu etkilerken diğerlerini olumsuz etkiler veya hiç etkilemez.

Başarı akademik başarı olabilir; girişimcilik olabilir; ticaret olabilir; sanatta başarı olabilir; iyi annelik olabilir; mutlu bir hayat yaşamayı bilmek olabilir. 

Evdeki kitaplardan sadece akademik kariyer yapmayı düşünen bir çocuk etkilenmiş olabilir.

Önemli olan bilgiyse çocuklara bilgiyi nasıl bulabileceklerini öğretmek onların başarılı olmaları için evdeki kitap sayısından çok daha önemlidir.

Başka bir örnek: Köyde oturan bir aile tanıyorum. Yeni köylülerden. Evde hiç kitap yok. Çünkü aile kitap alamıyor. (Kitabın ucuz olduğu da doğru değil. Türkiye’de kitap alamayan çok insan var. Kitap almak yerine sigara almayı tercih eden çok insan var.) Evde kitap olmadığı halde kız çocuğunun elinde devamlı bir kitap var. Devamlı kitap okuyor. Ya kütüphaneden alıyor veya arkadaşlarından. Çocuk okula gitmiyor. Bilinçli olarak okulu bırakmış “okulun bana vereceği bir şey yok” demiş. Tiyatro kursuna gidiyor. Oyunlarda oynuyor. Bu çocuk başarısız mı şimdi? Bence başarılı hem de çok başarılı. Evinde hiç kitap yok. Okula da gitmiyor. Ama başarılı.

Okul başarının kriteri olamaz. Ne kadar uzun okursanız okuldan sonraki hayatta o kadar başarısız olacaksınız demektir. Bu sebepten, en uzun okuyup doktora yapanlar mutluluğu akademik kariyer yapmakta bulurlar.

Acun Ilıcalı liseden terk. Başarısız bir insan olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır, söyleyemeyiz. Her ölçüte göre çok başarılı bir insan. Kendini sıkıp okulda kalsaymış şimdi bir yerde maaşlı çalışan olacakmış.

* * *

Peki bu kitap fetişi nereden geliyor? “Çok kitap oku başarılı ol.” “İnternette bulunan bilgi değersizdir. Doğru bilgi sadece kitaplarda bulunabilir.” Kim bu tip öğütler verir? Kim olabilir tabii ki okulcu akademikler. Başarıyı tanımlayanlar da onlar. Onun için en önemli başarının akademik başarı olduğu kabul edilir. Bu başarı tanımını yapan kitap kültününü neferleri olan okulcu akademiklerdir.

* * *

Evde kitap varsa çocuklar kitap kültürü ile büyürler. Evde yemek kültürü varsa çocuklar yemek kültürü ile büyürler. Evde çok tencere olması bir çocuğun ilerde ahçı olacağını garantiler mi? Evde spor kültürü varsa çocuklar spor kültürü ile büyürler. Evde çok eşofman olması o evdeki çocukların hepsinin sporcu olacağı anlamına gelir mi? Aynı şekilde kitap sayısı da evdeki kardeşlerin geleceği hakkında bilgi veremez.

Yemek kültürü olan bir evde çocuklardan biri ilerde meşhur bir ahçı olabilir diğeri bambaşka bir kariyer seçebilir. Bu gayet doğal.

* * *

Türkiye’de birçok evde tek bir kitap vardır o da saten bir torbaya konup yüksek bir yere asılmıştır. Kimse okumaz onu.

Okuma kültürünün çoğu evlerde olmadığını biliyoruz. Bizimki daha çok söze dayalı bir kültürdür. Zorla okula gönderilen ve 10 sene test çözmekten bunalan çocuklar okul biter bitmez ezberledikleri herşeyi unuturlar ve okumayı bırakırlar. Bu sapık eğitim sisteminde daha uzun vakit geçirmenin daha akıllıca bir şey olduğu söyleniyor. En kısa eğitimi görüp bir an önce kurtulun o cehennemden derim ben.

Bilgiyi bulma ve yayma konusunda konuşma kültürü kitap kültüründen çok daha değerlidir. 

Evinde sıfır kitap olan fakat telefon rehberinde arayıp danışabileceği 500 değerli insan olan bir çocuk; evine kapanıp bilgiyi 500 kitapta arayan bir çocuktan çok daha başarılı olacaktır. Hayatta geçerli olan insan ilişkileridir. Başarılı olmak için ilişkileriniz iyi olacak. Bunun kitap sayısı ile ilgisi yok.

* * *

Araştırmanın 12. sayfasında şöyle bir cümle var:

“Evdeki kütüphane çocuklara lisede büyük bir avantaj sağlayacaktır.”

Çok saçma ve komik bir cümle. İnterneti dünyadan silmişler, yok sayıyorlar. Kitap kültünü devam ettirmeye çalışıyorlar çünkü kitap okulculuğun temelidir. Zamanında, kitap ruloların yerini almıştı. Şimdi de internet kitabın yerini aldı. Okulcu akademikler hâlâ bu durumu kabul etmek istemiyorlar. Çoğu hâlâ Wikipedia’ya bile karşı. Çünkü okulcu akademik, bilginin serbestçe ve kendi denetimi olmadan yayılmasına karşıdır. Bilgiyi o toptan saklayıp perakende olarak dağıtmalıdır ki para kazanabilsin ve kariyer yapabilsin. 

Bu araştırmayı yapanlar sanki internet öncesi zamanlarda kalmışlar. Bir evde internet olmasın fakat 500 kitaplık bir kütüphane olsun. Diğer evde hiç kitap olmasın fakat internet olsun. Acaba hangisi lisede bir çocuğa daha faydalı olur? Şüphesiz internet daha faydalı olur.

Bu çok basit. 

Asıl önemli olan bir evdeki akademik kültüre verilen değerdir. Belki bir evde kitaplara değil spora önem veriliyordur. Nereye odaklaştığınız çok önemli. Eğer akademik bir kariyer seçmediyseniz kitaplar zaten size zararlı olacaktır. 

Sporcu olmak isteyen bir çocuk var diyelim. Bu çocuk evde oturup kitap mı okumalı? Kitap okumak çok zaman alan bir şey. Eğer bu işi profesyonel olarak yapmayacaksanız yani akademisyen olmayacaksanız ne kadar az kitap okursanız o kadar iyi. 

İstediğiniz bilgiyi internette kolayca bulabilirsiniz.

Yani eğer sporcu olmak isteyen bir çocuğun başarısını rekorlar kıran bir sporcu olarak tanımlıyorsak; bu çocuğa evindeki 500 kitabı okuması için zorlarsak ona büyük haksızlık yapmış oluruz. Sporcu olmak isteyen bir çocuk için evdeki kitap sayısının hiçbir anlamı yoktur.

Çok kitap okumak çok vaktimizi aldığı için aslında zararlı bir şeydir. Keyif için kitap okumakla da televizyonda dizi seyretmek arasında hiçbir fark yoktur.

Müzisyen olmak isteyen bir çocuk piyanonun başında oturmak yerine kitap mı okusun? Çok yanlış bir tavsiye. Kitap kültü, kitap fetişi. . . bunların devri çoktan geçti.

Sekmen ve Eriş de sanki internet yokmuş gibi konuşuyor: “Çağımızda güç bilgiden geliyor ve kitap bilginin stoklanmış halidir. Kitaplar bir fırsat eşitliği aracıdır.”

Kitaplar fırsat eşitliği aracı değildir. Günümüzde fırsat eşitliğini yaratan internettir. Çünkü bilgi en ucuz ve en kolay internette bulunmaktadır. Kitaplarda değil.

Bir de Türkiye hakkında bir istatistik vermişler:

“Toplumun yüzde 39’u hiç kitap okumuyor, yüzde 47’si hiç dergi okumuyor. En sık yapılan aktivite yüzde 85 ile televizyon izlemek.”

Televizyon izleyenler çok da iyi yapıyorlar çünkü günümüzde bilgi televizyonda ve internette. Bilgiyi sadece kitaplarda arayan bir çocuk bilgi açısından geri kalacaktır.

Hayvanlar hakkında bir belgeseli bir kitapta okumakla televizyonda seyretmek arasında ne fark var? Aynı bilgiyi almış oluyorsunuz. Hatta televizyonda seyretmek daha iyi çünkü hem duyuyorsunuz hem de olup biteni görüyorsunuz.

İnsanlar, istedikleri bilgiyi artık kolayca bulabiliyorlar. Kitaplar bilgi konusunda internetten sonra geliyor. YouTube diye bir kaynak var.

Sekman ve Eriş, “kitapların sayısı değil içeriği önemli” demiş. (s.46)  Ne kadar doğru. Ama araştırma kitapların içeriğinden hiç bahsetmiyor. Sadece kitapların sayısını sormuşlar. Sorulan soru şu: “On dört yaşındayken evinizde kaç kitap vardı?” Araştırma bu tek soru üzerine inşa edilmiş. Böyle bir araştırma nasıl ciddiye alınabilir?

Kitapların ne kitabı olduğu sorulmamış. Belki baba araba tamircisiydi ve ev araba tamiratı ile ilgili katologlarla dolu idi. Bir ev sadece bir uzmanı ilgilendiren ve kalıcılığı olmayan bilgiler içeren kitaplarla dolu olabilir. Ev, çocukların bir kere olsun açıp bakmadığı kitaplarla dolu olabilir ama bu araştırma için sadece kitapların sayısı önemli. Çok saçma. 

Kaç kitap vardı diye sormuşlar ama çocuğun kitaplarla ilgilenip ilgilenmediğini bile sormamışlar.

İki soru sorsalarmış daha iyi olurmuş:

1. Evde kaç kitap vardı?

2. Sen bu kitaplardan kaç tanesini okudun?

Üzerinde durulacak bir araştırma değil. Ciddiye alınacak bir araştırma hiç değil.

Günümüzde evdeki kitap sayısı çocukların başarısı ile düz orantılı değildir. Çocukların eğitimi ile de alakalı değildir.

Kitaptan bir cümle daha. Sayfa 46: “Çocuklarınıza bırakacağınız son maddi miras malvarlığınızdır. Ortanca miras kütüphanenizdir. İlk miras ise kelime hazinenizdir.”

Kelime hazinesi önemli ama diğer iki değerlendirmeye katılmıyorum.

Malvarlığı çok önemli. Çocuğa bıraktığınız para ile isterse istediği kadar kitap alabilir. İsterse mikroskop alır; isterse teleskop alır veya hiçbir şey almaz ve dünyayı gezer.

Ayrıca çocuk ailesinin bıraktığı kitaplara ilgi duymayabilir. Büyük ihtimal duymayacaktır da. Bilginin hızla değiştiği dünyamızda çocuk sahaf olmayacaksa babasından annesinden kalan eski kitaplarla ilgilenmeyecektir.

Kitabı yazanlar “kitap” kelimesini böyle soyut bir şeymiş gibi kullanıyorlar. Her kitap ne konuda olursa olsun aynı derecede değerlidir ve kutsaldır diye varsaymışlar. 

Babasının 5 bin kitaplık hukuk kütüphanesini miras alan çocuk büyük ihtimal kitapları satardı.

Kelime hazinesi çok önemli. Ama bunun için kitaplara gerek yok. Kelime hazinesi konuşarak de elde edilebilir.

Sonuç olarak bugün kitabı yüceltmek ortaçağlarda rulolardan kitaba geçildiğinde ruloları yüceltmek gibi bir şey olurdu.

Günümüzde kitap internetin gerisinde kalmıştır. Artık internet yokmuş gibi kitabı yüceltmek kitabı bir fetiş olarak görmek olurdu.

Sadece kitap kültünün üyeleri yani gerçek hayattan kopmuş okulcu akademikler hâlâ kitabı tek bilgi kaynağı olarak tanımlarlar.

* * *

Özet olarak:

Bu araştırmanın sonuçları geçerli olamaz çünkü bir ailede yetişen kardeşler çok ayrı yönlere gideceklerdir.

Bu araştırma kardeşleri kontrol olarak almalıydı ama bu konuya değinmemişler bile. Kardeşin biri evdeki kitaplardan etkilenirken bir diğeri hiç etkilenmez.

Çocukların başarılı olmaları için okula gitmeleri gerekmediği gibi kitap okumaları da gerekmez.

Ayrıca bu araştırma ebeveynlerin çocukların başarısı üzerindeki etkilerini küçümsemiş. Anne ve baba ne yaparsa yapsın evde 500 kitap varsa çocuk 3 sene daha fazla okula gidecek ve çok para kazanıp başarılı olacaklar. 

Çok gülünç bir sonuç. Ancak Amerikalı okulcu doktorların uydurabileceği bir araştırma.

Ebeynler çocuğa yaptığı işi iyi yapma becerisini telkin edebilirlerse çocuk başarılı olur. Başarının evdeki kitap sayısı ile falan bir ilgisi yoktur.

Kadınlar neden sütyen takar?

sütyen kadınların toplum içinde karşılaştıkları sorunların bir sembolü olarak görülebilir

kadınların neden sütyen taktıklarını anlarsak belki sorunlara daha iyi cevap bulabiliriz

ama benim bir erkek olarak asıl ilgim kadın/erkek ilişkisi ve kadınların 2 bin yıllık kölelikten kurtuluş savaşı ve tarih boyunca kadın vücudu üzerinde oynanan oyunlar ve tanımlamalar

instagramda @blogcuanne nin bu paylaşımını ve #sütyenbirinsanlıksuçudur etiketini görünce bu konuda daha detaylı düşünmek istedim

aşağıda bu konuda yazdığım ana başlıkları kopyaladım – her başlığa tıklayarak o konuyu okuyabilirsiniz 

veya

yazının tümünü burada okuyabilirsiniz — kadınlar neden sütyen takarlar

Atom: Bölünebilir mi? Bölünemez mi?

Doğan Göçmen’in Assos’ta Felsefe’de yaptığı konuşması ile ilgili bir yorumum:

Doğan bey,

Konuşmanızın 17:24 dakikası civarında “antiklerin [bölünemez madde birimi] hipotezi bugün bilimsel olarak kanıtlanmış durumda” diye bir cümle kuruyorsunuz. Ben bu tezinize katılmıyorum. Biz insanlar mutlak bölünemez bir şeyin varlığını gözlem yolu ile bilemeyiz; sadece varsayabiliriz.

Daha önce de elektronun “atomun bir yapı taşı” olduğunu söylüyorsunuz. Yani bu cümlede atomun bölünemez olmadığını, bileşeni olduğunu varsaymış oluyorsunuz. Fakat aynı zamanda atomun bölünemez olduğunu da varsayıyorsunuz. Burada “atom” kelimesinden kaynaklanan bir kavram kargaşası olduğunu anlıyorum.

Bu konudaki karışılıklık, “atom” kelimesinin sahibi olan fizikçilerin bu kelimeyi iki karşıt anlam ile kullanmasından doğuyor. Ben, “atom” kelimesinin iki ayrı anlamını iki ayrı kelime ile ifade ederek bu karışıklığın önlenebileceğini düşünüyorum. Çünkü iki ayrı kavram var:

1. Mutlak bölünemez madde birimi. Burada “atom” kelimesi mutlak bölünemez birim olarak tanımlanmıştır ve bileşeni yoktur. Antiklerin atomu budur.

2. Bölünebilir atom. Bileşenlerden meydana gelmiş atom. Bu da fizikçilerin atomudur. Bu anlamda atom bölünebilirdir çünkü fizikçiler ellerindeki aletlerle bölemedikleri maddeyi “bölünemez madde bulduk” diye ilan ederler. Fakat bir kuşak sonra hızlandırıcıların çarpıştırma enerjisi artınca bir kuşak önce bölünemez diye tanımlanmış maddenin bölünebilir olduğu görülür.

Fizikçilerin “atom” dediği şey bölünebilir atomdur, antiklerin atomu değildir. Fizikçiler, siyasi amaçlarına uygun olarak, hızlandırıcılarının parçalayamadığı bir şeyi “geçici olarak bölünemez” olarak tanımlarlar. Ama “geçici olarak bölünemez”i “mutlak bölünemez”i bulduk diye pazarlarlar. Bu bir akademik sahtekarlıktır. (Ayrıca fizikçiler madde veya parçacık gözlemlemezler. Hızlandırıcıda ışık huzmelerinin çarpışması sonucunda gözlemledikleri olayların istatiksel analizinde meydana çıkan olağan dışı verilere “parçacık” derler. Fizikçiler atomu küre şeklinde çizerler ama küre şeklinde parçacıklar gözlemlemezler. Fizikçilerin aldatmacaları bitmez tükenmezdir, hiç girmeyelim.

Mutlak bölünemez var mı?

Akıl yolu ile, yani felsefe aracılığı ile biliyoruz ki, gözlemlerle mutlak bölünemez birimi bulamayız. Ne kadar bölerseniz bölün mutlak bölünemeze (eğer varsa) ulaşamazsınız. Sebebi basit: böldüğünüz şeyin mutlak bölünemez olduğunu hiçbir zaman bilemezsiniz. Acaba teknolojinizin sınırına geldiniz de artık bölemiyor musunuz? Yoksa mutlak bölünmeze mi ulaştınız? Bu soruya gözlem yolu ile cevap veremezsiniz. Bu gerçeği fizikçiler anlayamazlar çünkü fizikçiler felsefe bilmezler. Hatta felsefeyi küçümserler.

Bu sebepten fizikçilerin inşa ettiği her yeni parçacık hızlandırıcısı yeni “bölünemez” parçacıklar keşfeder. Bir sonraki kuşak müthiş bir buluş yapmış gibi önceki “bölünemez” parçacıkların aslında bölünür olduğunu ama şimdi kendilerinin bulduğu parçacıkların gerçek bölünemez parçacıklar olduğunu söylerler. Bu sahtekarlık kuşaklar boyu devam edip gidiyor.

Ama şimdiye kadar hiçbir fizikçi antiklerin mutlak bölünemez birimini bulmuş değildir. Fizikçiler teknolojilerinin sınırında bölünemez olarak görülen şeyleri “mutlak bölünemez atom” diye tanımlamışlardır. Burada sadece bir isim benzerliği vardır.

Mutlak bölünemez yoktur

Zaten hiçbir fizikçi ne şimdi ne de gelecekte mutlak bölünemez madde birimini gözlem yolu ile bulamaz çünkü böyle bir birim yoktur. Bunu da deney ve gözlem yolu ile değil sadece akıl ve felsefe yolu ile bilebiliriz.

Atomik maddecilik doktrini

Fizikçiler Newton’un uydurduğu atomik maddecilik doktrinine sorgulamadan inandıkları için atomculuğu bir meslek dogması olarak kabul ederler. Bir fizikçi için madde bir önkabul olarak vardır ve maddenin de bölünemez birimi vardır. Bu fizik mesleğinin kutsal doktrinidir. Fizikçiler elektrik huzmelerini giderek daha hızlı çarpıştırarak bu bölünemez madde birimlerine ulaşacaklarını zannederler.

Madde var mı?

Halbuki fizikçilerin asıl sormaları gereken soru şudur: Madde diye bir şey var mı? Varsa maddenin bölünemez birimleri var mı?
Madde yoktur.

Gözlemlediğimiz doğa bir yoğunluk devamlılığıdır. Doğa madde kopukluğu değildir.

Öyleyse maddenin bölünemez birimleri de yoktur.

Eğer mutlak bölünemez madde birimleri olsaydı, yani doğada mutlak sert birimler olsaydı, bu birimler fiziğin bütün bilinen koruma yasalarını ihlal ederdi.

Mutlak sert bir şey olamaz

Mutlak sert bir şey hareket edemezdi; etrafı ile hiçbir ilişkiye giremezdi. Hareket edemeyen mutlak sert iki objenin çarpıştığını bile düşünemeyiz, hareket edebilseler bile çarpışamazlardı çünkü ikisi de mutlak sertlikte; çarpışma için objelerin elastik olmaları gerekir.

Ayrıca, mutlak sert olan sonsuz olurdu çünkü mutlak sert oldukları için ne çürürlerdi ne de eskirlerdi. Eskimeyen, sürtünmeyen, aşınmayan maddeler olsaydı o zaman daimi hareket eden makineler yapmak mümkün olurdu. Böyle bir doğada yaşamıyoruz biz.

Mutlak bölünemez, mutlak sert birimlerin varlığını kabul eden bir tez, yani antiklerin atom tezi, doğaya aykırı komik bir tezdir; deneylerle ispatlanması da imkansızdır, zaten doğada da yoktur.

Her yüzey tanımlamadır

Doğa tektir ve bir devamlılıktır. Mutlak sert objeler doğaya kopukluk getirirdi. Böyle bir şey gözlemlemiyoruz. Çünkü her yüzey tanımlamadır. Mutlak yüzey yoktur. Yani mutlak sert yüzey olamaz.

 * * *

Son olarak, atomun yapı taşı olduğunu söylediğinizde bölünmez atom tezini gizli varsayım olarak kabul etmiş oluyorsunuz. Aslında atomun değil, atomun yapı taşının mutlak bölünemez olduğunu varsayıyorsunuz. Bölünemez atomun “yapı taşları olamaz”. Yapı taşları olsa bölünebilir olurdu. Mutlak bölünemez atom bölünemez olduğuna göre yapıtaşları da yoktur, bileşeni yoktur. Bu anlam karmaşasını yaratan atom kelimesinin anlamını yozlaştıran atomik maddeci fizikçilerdir.

Mutlak bölünemez deneylerle bulunamaz

Antik çağlarda tanımlanmış bölünemez madde birimi varsayımının fizik deneyleri ile ispatlandığı bir fizik propagandasıdır. Bölünemez madde biriminin gözlemlendiği Newtoncu, okulcu akademik fizikçilerin uydurdukları bir masaldır. Fizikçiler felsefe cahilleri olduğu için bu kadar komik bir tezi deneylerle ispat ettiklerini söyleyebiliyorlar.

Bölünemezlik felsefe konusudur; fizik konusu değildir.

Saygılar.

Notlar:

— Fizikçiler “maddenin mutlak bölünemez parçalarını bulduk” diye niye yalan söylerler? Maddenin mutlak bölünemez birimini bulmadıklarını ve bulamayacaklarını bilmedikleri için mi “mutlak bölünmezi bulduk” diye yalan söylüyorlar? Yoksa felsefe bilmeyen cahiller olarak mutlak bölünmezi deney yolu ile bulamayacaklarını anlayamıyorlar mı? Yoksa süper pahalı parçacık çarpıştırıcılarını finanse eden kurumların baskısı altında yeni buluşlar yapmak zorunda oldukları için mi “mutlak bölünmezi bulduk” diyorlar?

— Yukarda şu fizikçilerin kurgusal mutlak sert maddesinden bahsederken hem “bölünemez” hem de “bölünmez” kelimelerini kullandım. Hangisi doğru?

“Bölünemez” dediğimizde belki elimizdeki teknoloji yetersiz kaldığı için bölemiyoruz anlamı olabilir. Fakat biz özünde bölünemez, yani bileşeni olmayan, mutlak sert bir şeyden bahsediyoruz. Antiklerin atomu böyle bir şey. Tanımlama olarak bölünemez çünkü hiçbir bileşeni yok. Yani sahtekar ve felsefe cahili fizikçiler “atomu böldük” diye bir martaval uydurduklarında bizim bu bölünemez atomu böldüklerine inanmamızı istiyorlar ama aslında bütün yaptıkları laf cambazlığı. Atom kelimesi üstünde kelime oyunları yaparak insanları kandırıyorlar.

“Bölünmez” kelimesini kullandığımızda peki “özünde bölünemez” iması yapmış oluyor muyuz? Emin değilim.

Antiklerin atomunu nasıl tanımlıyoruz?

Atom : Mutlak sert ve bileşeni olmayan madde birimi

Tabii bu tanım madde diye bir şeyin olduğunu varsayıyor. Maddenin tanımı nedir o zaman? Maddenin tanımı da atomun tanımından farklı olamaz.

Madde : Mutlak sert ve bileşeni olmayan töz.

Etrafımızda gördüğümüz ve ayrı ayrı objeler olarak tanımladığımız eşyalar madde değildir. Onlar yoğunluk farklılıklarıdır. Biz insanlar kendi yoğunluğumuzu birim olarak aldığımız için, bizden yoğun olan maddeleri “sert” bizden daha az yoğun olan maddelere “yumuşak” veya “sıvı” veya “gaz” olarak sınıflandırmışızdır.

Maddenin olmadığı tartışmaları 18. yüzyılda da vardı. George Berkeley maddenin olmadığını ileri süren bir filozoftu (gerçi madde ile ruh karşıtlığına inanıyordu. Madde ruhun karşıtı değildir. Maddeler ve ruhlar alemi diye iki alem yoktur). Hikayeye göre doğada yürüyüş yapan iki Newtoncu, yani dogmatik atomcular, arasında şöyle bir konuşma geçmiş. Birisi, “Berkeley madde diye bir şey yok diyormuş. Ne dersin?” Diğeri cevap olarak, yol kenarındaki bir kayaya bir tekme atmış ve “işte maddenin varlığının ispatı” demiş. Peki bu Newtoncu neyi ispatlamış oldu? Maddenin varlığını mı? Hayır. Sadece, kayanın insan bedeninden daha yoğun olduğunu ispatlamış oldu. Bu deneyden başka bir sonuç çıkmaz.

George Berkeley’in Wikipedia sayfası.

— Doğan beyin “antiklerin [bölünemez madde birimi] hipotezi bugün bilimsel olarak kanıtlanmış durumda” cümlesi ile ilgili küçük bir yorumum daha var. Burada “bilimsel” kelimesi yerine “deneysel” demek daha doğru olurmuş bence.